Katherine Marsh – Gece Gezgini

Fantastik serilere olan tutkum, kitaplarla aramdaki değişmez bağlardan birisidir. Geçtiğimiz günlerde kitaplığımı düzenlerken, bir köşeye ayırdığım fantastik serilerin arasında tek başına duran, uzun zaman önce okuyup oraya koyduğum ancak devamına kavuşamadığım bir kitap gözüme çarptı. Katherine Marsh’ın Jack Perdu Serisi’nin ilk kitabı Gece Gezgini

Bu kitabı birisinin tavsiyesiyle mi aldım yoksa kendim keşfedip okumaya değer olduğunu mu düşündüm pek hatırlamıyorum ama notlarımda arama yaptığımda, kitabı 2015 yılında internetten siparişle alıp okuduğumu gördüm. O dönemde özellikle hem çocukları hem de yetişkinleri ortak paydada buluşturabilen kitaplar okumaya özen gösteriyor, beğendiğim kitapları çeşitli bahanelerle okuldaki öğrencilerime hediye ediyordum. Bu kitabı da bir öğrencime hediye ettiğimi iyi hatırlıyorum. Peki bu kitapta gördüğüm, hoşuma giden ortak payda neydi, işte sizlere asıl bundan bahsetmek istiyorum.

Gece Gezgini’ni bir fantastik çocuk kitabı olmaktan öteye taşıyan, Euri ve Jack’ın hikayesini okurken bir yetişkin olarak keyif almamı sağlayan en büyük etken, yazarın anlaması basit ama okuması sıradışı bir mitolojik dünya yaratmasıydı. Buradaki “yaratmak” sözcüğünden kastım akla ilk gelen örnekte, Yüzüklerin Efendisi’nde olduğu gibi sıfırdan bir dünya oluşturmak değil. Bu dünya bundan çok daha basit bir şekilde oluşturulmuş.

Katherine Marsh, Jack Perdu serisi için aslında hepimizin bildiği ve bazılarımızın ilgi duyduğu Yunan mitolojik yeraltı dünyasını çocukların anlayabileceği bir dilde yeniden yazmış. Yüzyılardır büyükler için olan, ölülerin,  yılanların, ateşin, bilinmezliğin ve korkunun kol gezdiği bir dünyayı çocukların anlaybileceği ve içerisinde macera yaşayabileceği bir şekle sokmuş.

“Ama Euri farklı.” diye ısrar etti Jack.

“Sevgi onları farklı görmemize sebep olur.”

Bunu yaparken, onları korkutmamak, ürkütmemek gibi çekincelerle mitolojik ögeleri yok saymak ya da onlara başka anlamlar yüklemek yolunu tercih etmemiş. Dahası, çocukların “anlamayacağını” düşünerek felsefi konulardan uzak durayım dememiş. Yani bu çocuklara yönelik yeni yeraltı dünyası ile bizim bildiğimiz yeraltı dünyasının hiçbir farkı yok.

Kitapta ölülerden, yılanlardan, yeraltı nehirlerinden, göze konulan paralardan ve yunan mitolojisinde Hades denildiğinde akla gelen her şeyden aynı gerçeklikte bahsediliyor. Yalnızca, tüm bunlar çocukların anlayabileceği bir sadelikte ve dürüstlükte anlatılıyor. İşte bu da kitabı hem çocukları hem de yetişkinleri ortak paydada buluşturabilen bir eser haline getiriyor…

Gece Gezgini, Katherine Marsh’ın ilk kitabı, kendisi bu kitaptan önce Rolling Stone ve Good Housekeeping gibi dergiler için kurgudan uzak, turizm yazıları gibi metinlerin editörlüğünü yapıyormuş. Bu kitabı yazdığı sıralarda ise bir lisede öğretmenmiş.

2008 yılında Edgar Allan Poe Ödüllerinde, En İyi Çocuk Gizem Kitabı ödülüne layık görülen bu kitabın ardından yazarlık kariyerine ağırlık vermiş ve şuana kadar çocuklara yönelik dört kitabı yayınlanmış.

Kitabı okuyup beğenen ve serinin devamını okumak isteyenler için ayrıca not düşmek istiyorum. Ülkemizde Goa Yayınları tarafından 2011 yılında basılan kitabı okumamın ardından, serinin ikinci kitabı olan The Twilight Prisoner için yayınevine bir mail göndermiştim, cevap olumsuzdu. Ben İngilizce okurum diyenler için elbette Amazon yolu açık.

Woodstock (1970)

1969 yılının Ağustos ayında, New York’un Bethel kasabasında, gelecek kuşaklardaki müzikseverlerin, hippilerin ve barış yanlısı insanların orada olabilmeyi dileyeceği büyük bir olay yaşandı. Vietnam Savaşının umutsuzluk etkisinden kaçan 500 bine yakın yakın genç, o yılların ikon sanatçıları eşliğinde “3 Gün Boyunca Barış ve Müzik” için bir araya geldi…

Organizatör dörtlü John Roberts, Joel Rosenman, Michael Lang ve Artie Kornfeld, 1969 yılında o güne kadarki en büyük rock festivalini düzenlemek için bir araya geldiklerinde, hedefleri hükumetin baskısından bunalan 50.000 ila 100.000 arası genci festivalde bir araya getirmekti. Karşılaştıkları en büyük sorun ise, bu kadar kişiyi ağırlayabilecek büyüklükte bir alan bulamamalarıydı.

Ekip festival alanı konusunda birçok girişimde bulunsa da, kimse ülkenin dört bir yanında Vietnam karşıtı protestolar düzenleyen hippileri 3 gün boyunca ağırlamak istemiyordu. Son olarak Walkill yakınında buldukları alan için de benzer sorunla karşılaşıp sahne izni alamadıklarında, alternatif arayışlara girdiler ve Bethel yakınlarındaki bir mandıranın arazisini kiraladılar. Max Yasgur adında bir çiftçi, 50.000 dolar karşılığında 2,5 dönümlük arazisini festival için kiralamaya gönüllü olmuştu. Festival alanı değişse de, organizatörler ismini değiştirmemeye karar verdiler ve Bethel’de yapılan festival tarihe Woodstock olarak geçti.

Takvimler Ağustos ayınının gösterdiğinde, büyük bir çoğunluğunun bileti dahi olmamasına rağmen sisteme karşı çıkan ve farklı bir hayat tarzı arayan gençler festival alanına akın ediyordu. Kasaba halkı, organizatörler, sanatçılar ve orada bulunan herkes büyük bir şaşkınlık içerisindeydi. Kısa sürede 189.000 bilet satılmasına rağmen durumun bundan çok daha fazlasını gerektirdiği ve bunun da imkansız olduğu ortadaydı. Bethel’e 500 bine yakın genç akın etmişti ve yolların kapanması sebebiyle kasabaya asla ulaşamayacak olan bir o kadar insan daha vardı.

Festivalde Joan Baez, Carlos Santana, Grateful Dead, Creedence Clearwater Revival, Janis Joplin, The Who, Jefferson Airplane, The Band, Jimi Hendrix gibi bugün bile adını duyduğumuzda nefesimizin tutulduğu birçok isim sahne aldı.

Organizatörler kısa süre içerisinde zarar etmek pahasına biletlerin iptal edildiğini ve dileyen herkesin alana girebileceğini açıkladılar. Çitler yıkıldı ve gençler alana akın etti. 3 gün süren etkinlik boyunca yağan yağmura, kasabadaki yiyecek stoğunun tükenmesine ve çeşitli sağlık sorunlarına rağmen festivalin akışını bozacak hiçbir olay yaşamadı. 17 Ağustos 1969 Pazar günü öğleden sonra alanı kiraya veren çiftçi Max Yasgur sahneye çıktığında topluluk hakkında şu sözleri söyleyecekti:

Hayatımda bir alan içerisinde gördüğüm en büyük insan grubusunuz, bu kadar fazla kişi olacağını tahmin etmemiştik ve siz dünyaya yarım milyon gencin eğlence ve müzik için bir araya gelebileceğini kanıtladınız.

Michael Wadleigh yönetmen koltuğuna oturduğu Woodstock belgeseli 1970 yılında gösterime girdi. Festival günlerinde çekilmiş görüntülerden oluşan ve En İyi Begesel Ocarına layık görülen film, hem Woodstock festivaline hem de hippilerin o dönemki yaşamlarına ışık tutuyor. Canlı performansların yanı sıra gençlerle ve çevrede yaşayanlarla yapılan röportajlar,  belgeseli yalnızca müzikseverlerin değil, o döneme merak duyan herkesin izlemesi için değerli kılıyor.

Woodstock’ta gençler müzik dinledi, çamurda yuvarlandı, uyuşturucu kullandı, eğlendi ve en önemlisi de Max Yasgur’un dediği gibi barış içerisinde yaşanabileceğini kanıtladı. Siz de bu tarihi anın görüntülerine tanık olmak isterseniz, festivalin 25. yıl dönümü için özel olarak hazırlanan Director’s Cut baskısını izlemenizi tavsiye ederim.

Hypnogaja – Here Comes The Rain Again (Efsane Coverlar #40)

Başlığı gören birçok kişinin “yok artık, cover mıymış o?” tepkisini verdiğini düşünüyorum. Evet, günümüzde ergenlik döneminin değişmezlerinden olan bu parçanın orjinali, britanyalı müzik grubu Eurythmics‘in 1983 yılında çıkardığı Touch albümünde yer alıyor. Billboard Hot 100 listesinde 4. sırayı bile görmüş.

Eurythmics ikinci albümlerine adını veren Sweet Dreams (Are Made of This) parçası ile günümüzde birçok kişinin hala bildiği bir grup olsa da, söz konusu Here Comes The Rain Again olunca işler değişiyor. Parçanın orjinali o yıllarda ne kadar beğenilmiş olsa da, ara dönemde yerini hep coverlara bırakmış. Günümüzde de parçanın coverları, özellikle de bu listeye girmeyi hak ettiğini düşündüğüm bu Hypnogaja coverı parçadan çok daha fazla benimsenmiş durumda. Not düşeyim, bu cover grubun 2005 yılında çıkardığı Below Sunset isimli albümleri içerisinde yer alıyor.

Kısa Kısa – 12

Camel konseri geçti ama etkileri üzerimden geçmedi. O akşamki coşkuyu, enerjiyi, mutluluğu her gün hissetmek için aralıksız konser kayıtlarını dinliyorum. Konsere dair sayısız video ve resim ProgTurk grubunda paylaşıldı ve paylaşılmaya devam ediliyor. Bununla beraber, önümüzdeki sezonlarda olması muhtemel konserler için de bir anket yapılıyor. En çok istenilen sanatçılar / gruplar için taleplerde bulunulacak. King Crimson, David Gilmour ve Eloy’un başı çektiği listede Uriah Heep ve The Tea Party biraz aşağılarda kaldı, sevenlerine duyurulur.


Kısa Kısa 11 içerisinde bahsettiğim Olmaz Öyle Saçma Şey’den aldığım tavsiye ile Netflix’in kült dizisi House of Cards‘ı izlemeye başladım. Henüz ikinci sezonda olsam da diziyi oldukça beğendiğimi söyleyebilirim. Michael Dobbs‘ın romanından ve aynı isimli BBC mini dizisinden uyarlanan politik dram türündeki dizi, gözünü ABD başkanlık koltuğuna diken Frank Underwood isimli hırslı bir politikacıyı konu alıyor.

Emmy ve Altın Küre ödüllü dizi, usta yönetmen David Fincher‘ın girişimiyle hayat bulmuş ve dizinin ilk iki bölümünün yönetmen koltuğuna da kendisi oturmuş. Bu yıl içerisinde 6. sezonu yayınlanacak olan diziye başrol oyuncusu Kevin Spacey hakkında çıkan taciz iddiaları sebebiyle iptal kararı verildiği söyleniyor olsa da, Netflix’te bu konuda resmi bir açıklama bulamadım. İptal ediliyor olsa da olmasa da, yayınlanan sezonlarıyla izlenmeyi sonuna kadar hak eden bir dizi olduğunu düşünüyorum.


Bu serinin ilk yazısında 27 Eylül 2017’de raflarda yerini alan Bruce Springsteen otobiyografisi Born to Run‘dan bahsetmiştim. Ülkemizde yayınlanmayacağını düşündüğüm kitabı, geçtiğimiz günlerde bir kitapçıda Türkçe olarak gördüğümde epey şaşırdım.

Daha önce Christopher Andersen imzalı Mick Jagger biyografisi Vahşi YAŞAMIN Ortasında Bir Çılgın Dahi‘yi Türkçeye kazandıran Doğan Kitap, patronun otobiyografisini de es geçmeyerek orjinal adıyla dilimize kazandırmış. Geçtiğimiz yıllarda Miles Davis ve David Bowie kitaplarıyla Encore Yayınları da güzel bir müzisyenler dizisi başlatmış ancak arkasının gelmemesiyle hayal kırıklığına uğramıştım. Umuyorum ki Doğan Kitap’ın bu müzik dizisinin devamını görebiliriz.


Kitap demişken, uzun süredir dönüp dönüp okuduğum, şu sıralar ise ülkenin malum gündeminde elimden düşüremediğim bir başyapıtı, Elias Canetti‘nin Kitle ve İktidar‘ını tavsiye etmek istiyorum.

Yazar, hayatının 30 yılını ayırarak hazırladığı bu eserde, “kitle” ve “iktidar”ın birbirlerini nasıl etkileyip çoğalttığını ve insanlar arasındaki “emir” ve “itaat” ilişkisinin nasıl biçimlenerek saldırganlık mekanizmalarına dönüştüğünü anlatıyor. Kelimenin tam anlamıyla “benzersiz” sıfatını sonuna kadar hak eden kitabı okurken, ülkemizde yaşandığına şahit olduğum ya da hikayelerini duyduğum olaylardaki iktidar faktörünü çok daha iyi kavrıyorum.

Dilimize Gülşat Aygen tarafından çevrilen eser Ayrıntı Yayınları tarafından basılmış. Kitle ve İktidar’dan sonra Canetti’ye doyamazsanız, yazarın denemelerini içeren, Sözcüklerin Bilinci‘ni (Sel Yayıncılık) okumanızı da tavsiye ederim.


Dizilerden ve şu sıralar ülke gündeminde olan siyasi programlardan / videolardan dolayı film izlemeye pek vakit ayıramadım. Zaten ülke gündemi de sonu umut vadeden bir komedi filmi havasında eserken, film izleyememenin büyük bir kayıp olup olmadığı konusu tartışılabilir. İzlediğim üç film, Ah-ga-ssi, Deadpool 2 ve Hokkabaz oldu. (Afişlere tıklayarak IMDB sayfalarına ulaşabilirsiniz)

2016 yılında gösterime giren Ah-ga-ssi, Oldeuboi filmiyle aklımızı başımızdan alan Güney Koreli yönetmen Chan-wook Park‘ın, Sarah Waters’ın Ustaparmak isimli romanından uyarlayarak çektiği ve Cannes’da en iyi sanat yönetmeni ödülüne layık görüldüğü son filmiydi. Film, kendisini kont olarak tanıtan bir dolandırıcının, gizemli ve saf görünen Japon Leydi Hideko’nun yanına yerleştirdiği bir hizmetçinin anlatımıyla, bu üçlünün ilginç ilişkisini konu alıyor. Kitapta Londra’da geçen hikayeyi ünlü yönetmen Kore’ye uyarlayarak tarihi biraz geriye çekmiş. Başta biraz sıkıcı gelen film, ilk sürpriziyle beraber beni şaşkına çevirerek sürekli olarak tahmin yapmaya zorladı. Her tahminimde beni yanıltan film, senaryosuyla ve Japon kültürüne sanatsal yaklaşımıyla izlenmeyi hak ediyor.

Deadpool 2‘yi ilk film kadar beğenmedim. İlk filmde göndermeler tuttuğu için, ikinci filmi tamamen bunun üzerine kurmuşlar; filmin her karesinde bir gönderme vardı resmen. Yine komik olmuş, güldük, eğlendik ama o ilk filmdeki aykırılık yoktu. Güzel bir anti-kahraman filmi beklerken sıradan bir kahraman filmi izledik. Tam anlamıyla memnun kaldığım tek şey seçilen müziklerdi ki, Enya, Peter Gabriel ve Pat Benatar gibi isimlerin hatırına 7/10 puan verdim.

Cem Yılmaz‘ın Hokkabaz‘ını yıllar sonra yeniden izledim. Bana bıraksalar, tüm filmleri arasından bu filmi çekip ayrı bir rafta sergilerim. Her Şey Çok Güzel Olacak da dahil, hiçbir filminde tam anlamıyla yakalayamadığı, sinemada çok zor bulunan bir samimiyet vardır Hokkabaz’da. O gözlük muhabbetleri, yol halleri ve sahnedeyken üstlendikleri sorumluluk, izlerken bana ayrı bir tat verir.


Malum, seçimler yaklaşıyor. Önceki seçimlerde oy verdiğim partinin ya da fikrin kazanacağına dair bir umudum olmasa da, hemen hemen her seçimde görev aldım. Bunun sebebi, fikirlerin doğru-yanlış olduğunu tartışmadan önce, insanların onları özgürce dile getirebileceği bir ortamın gerekliliğine inanmamdı. Yani, biz sandıkta duralım, insanlar sandığa güvensin, özgürce oyunu kullansın, kullandıkları oylar korunsun da, sonuç ne çıkarsa çıksın diye düşünüyordum. İstediğim gibi çıkmayan sonuçların biz bunu sürdürdüğümüz sürece bir gün istediğim gibi çıkabileceğini umut ediyordum.

Her seçimde olduğu gibi bu seçimde de görev aldım, bu kez diğerlerinden farklı olarak ülke adına ilk defa bir seçimde umutluyum. Bu yüzden yukarıda bahsettiğim konuda bir hatırlatma yapmak, duyuruda bulunmak istiyorum.

Hangi siyasi düşünceleri paylaşırsanız paylaşın, lütfen öncelikle kendinizin ve diğer insanların oylarının, yani düşüncelerin özgürce dile getirilebildiği bir sistemin savunucusu olun. Adil bir seçim için mücadele edin, savunduğunuz görüşün şaibeler ile başa gelmesine müsaade etmeyin. Sandıklarda görev alın, görev almamış olsanız da gidin sandıkların başında durun, sayımları kapıdan izleyin, oylar götürülürken takip edin. Düşüncelerin özgürce çarpışmadığı bir yerde, kimse özgür olamaz.


22 Mayıs 2018 Camel İstanbul Konseri

Yıllarca süren bekleyişin ardından, o büyük anı dün nihayet yaşadık. Progressive Rock’ın efsanesi, canlı dinlemeyi en çok istediğim müzik grubu Camel, Zorlu PSM’de sahne aldı. Kapı açış saati 20:30, başlangıç saati 21:00 olarak belirtilen konserde kapılar zamanında açılsa da, izleyiciler sebebiyle konser epey geç başladı. Saat 21:00 olduğunda salonun yarısı yerlerinde değildi ve dahası, sallana sallana gelen, sohbet eden birçok kişi vardı…

Herkes yerini aldığında nihayet ışıklar karardı ve ilk bölüm Aristillus kaydı ile başladı. Bu sırada karartılmış sahneye çıkan grup, kaydın ardından Song Within a Song ile devam ederek Moonmadness albümünün tamamını icra etti. Performanslarını hiçbir şekilde bölmeyip, ilk bölümü tamamladılar ve Adrew “it was moonmadness” diyerek çaldıkları parçaları takdim etti, ardından da ikinci bölümde görüşmek üzere diyerek sahneden ayrıldı.

İlk bölümde ve hatta tüm konserde, müzikal anlamda tek pürüz Spirit of the Water yorumuydu. Adrew flütü ile harika girişini yaptı, parça enfes bir şekilde çalındı ama Colin’in sesi çok toktu ve parçadaki o ruhu hiç yansıtmadı. Henüz ilk giriş yaptığı parça olduğu için, sesi açılmamış diye düşündüm. Hemen ardından Another Night sırasında Adrew’in de pedalında teknik bir problem oldu, birkaç kez basıp uğraştıktan sonra olmayınca amaaaaan diyerek enfes bir şekilde kafasına göre yardırdı, seyircinin yarısı durumun farkında bile olmadı.

Verilen ara için ışıklar yandığında büyülenmiş bir şekilde sahneye bakıyordum. Yerimden kalksam tüm büyü bozulacakmış gibi, ara süresince oturmaya devam ettim. Böyle bir konserde, böyle bir arada olması gerekenin de bu olduğunu düşünüyorum. Seyirci oturur, bekler, grup bir dinlenip hemen geri döner ancak; insanlardaki rahat tavırlara şaşkınlık ve kızgınlıkla bakarak çok uzun bir süre boyunca ikinci bölümün başlamasını bekledik. Bu sırada, izleyicilerden birisinin kamera kaydı alması sebebiyle görevliler ile arasında çıkan tartışma da ikinci bölümün geç başlamasını oldukça etkiledi. Yani konserin geç başladığı yetmiyormuş gibi, bir de verilen aranın ardından grup sahneye epey geç çıktı.

Seyirci anlamında sönük diyebileceğimiz ilk bölüm ve geç başlangıçlar sebebiyle, ikinci bölümde grubun başlangıç havası epey farklı oldu, “öyle bir çalalım ki, utansınlar” diyerek sahneye çıktılar resmen, çıktıkları gibi de çalmaya başladılar. Beklemedikleri şey ise, ikinci bölümdeki ikinci parçaları Unevensong ile seyircinin bir anda değişmesi ve ilk bölümdeki o sönüklüğün saniyeler içerisinde yok olmasıydı. Camel’a, müziğine aç kitle kendisini bir anda göstermeye başladı. Kitle coştukça grup coştu, grup coştukça kitle daha da coştu. O ana kadar ayrı gezegene çıkmak isteyen ancak uzay boşluğunda asılı kalan insanlardık, o andan sonra ise tüm gezegenleri tek tek dolaştık.

Ekşi Sözlük’te, Nothing Else Matters Metallica’cısı, Fear of the Dark Iron Maiden’cısı, Breaking the Law Judas Priest’cisi diye giden ve Rajaz Camel’cısı betimlemesini de içeren bir liste vardır. Gözlerim bu listedeki birçok grubu gördü, kulaklarım bu klasiklerin birçoğunu işitti. Dün dinlediğimiz, Pete Jones’un saksafon solosuyla bizleri bambaşka bir galaksiye geçirdiği Rajaz yorumundan sonra ise, bu listedeki Rajaz Camel’cısı olmak bile büyük bir onurdur diye düşünüyorum. Bu yüzden Rajaz’ın listeden çıkarılmasını sözlük ahalisinin görüşlerine sunuyorum. Ayrıca Pete Jones’a adamsın diye bağıran, içimizden geçenleri samimi bir şekilde dile getiren arkadaş, sen de adamsın.

Rajaz sonrasında yeni bir parça diyerek bizlere Dingley Dell isimli bir parça çaldılar. Bu parçanın Lindisfarne albümüyle bir ilgisi var mı bilmiyorum ancak tam atmosfere uyan harika bir parçaydı. Arkasından ise konserin aralıksız en can alıcı bölümü geldi. Sırasıyla Ice, Mother Road, Hopeless Anger ve Long Goodbyes enfes bir şekilde çalındı, Long Goodbyes’a özellikle herkes eşlik etti.

Grup selamını verip sahneden ayrıldıktan sonra bis için alkış tutarken ellerim uyuştu. Geri geldiklerinde ise Lady Fantasy çaldılar. Tüm seyirciler ayakta, harika bir şekilde konser tamamlandı. Başta Andrew olmak üzere, grup seyircinin coşkusu ve sevgisi karşısında oldukça şaşırdı ve hoşnut kaldı. En baştaki o havadan eser yoktu ki, gruptan önümüzdeki yıl bir Türkiye konseri daha gelirse şaşırmam.

2013 Roger Waters konserinden sonra bu gözler Neil Young’ı, Bob Dylan’ı bile görmüştü ama bu Camel konseri  hepsinden bambaşka birşeydi. Konserin tek eksiği, çalabilecekleri parçalar arasında olmasına rağmen Stationary Traveller ve Never Let Go çalmamalarıydı ki, bunun sebebinin de başta belirttiğim gibi seyircinin geç yerleşmesi olduğunu düşünüyorum.

Konserin ardından bir konser klasiği olarak soluğu Zincir’de aldık. Uzun bir Kadıköy turunun ardından da sabah eve döndüm. Uyusam Andrew Latimer gözümün önünden, Denis Clement‘in vuruşları kulaklarımdan gidecek, bir daha gelmeyecek diye korkarak uyuyamadım. Günümü Peter Bardens ruhuyla yaşıyorum.

Canlı izlemek için gidilen bir grubu telefon ekranından izlemeyi epey üzücü buluyorum. Bu yüzden konserlerde telefonumu kapatıp, herhangi bir kayıt almadan anın tadını çıkartırım. Zaman zaman yalnızca anı olsun diyerek çektiğim birkaç fotoğraf ve en fazla bir dakikalık videolar olur. Bu konserde de yalnızca Rajaz’ın girişini 40 saniye kadar çektim, onun haricinde bir kayıt almadım. Zaten bir sürü kayıt alan varken, gerek de yok.  Video Youtube’a taze yüklenmiş, resimler de Zorlu PSM’nin paylaşımından alındı. Bununla beraber, güzel kayıtlar alan güzel bir kıza da kayıtları benimle paylaşması için mail adresimi verdim, umuyorum geceye dair tüm güzelliklerin arasında benim bu ricamı da hatırlar.

Senna (2010)

Formula 1 denildiğinde günümüzde akla gelen ilk isim Michael Schumacher olsa da, bu sporun altın çocuğu, unutulmaz ismi, şüphesiz ki Ayrton Senna‘dır. 1984-1994 arasındaki 10 yıllık F1 kariyerine 3 şampiyonluk sığdıran Senna, kendisinden sonra gelen ve çok daha fazla sayıda şampiyonluğu bulunan Hamilton, Vettel ve Schumacher gibi büyük isimlere rağmen birçok otorite tarafından tüm zamanların en iyi F1 pilotu olarak  gösteriliyor.

Motor sporlarıyla pek ilgilenmesem de, Senna’nın ismini ilk kez bir dergide okuduğumda merak edip epey bir yarışını izlemiştim. 1991 Brezilya Grand Prix yarışı benim favorimdir; aracı 6. viteste takılı kalmış ama o yarıştan çekilmeyerek tam gaz devam etmiş, tam delilik. Bu yüzden kendi adıma onu F1 pilotları arasında piste saf yarışma dürtüsüyle çıkan, gaza sonuna kadar basmaktan hiçbir zaman çekinmeyen tek isim olarak tanımlıyorum.

Yönetmen Asif Kapadia, kendisine BAFTA’da en iyi belgesel film ödülü kazandıran Senna için çalışmaya başladığında, ilk olarak “neden?” sorusunun peşine düşmüş ve“Senna neden unutulmaz bir isim?” sorusunun cevabını oluşturmaya başlamış. Onun başarılarını, yarışlarını bir bir incelerken de, asıl noktanın “daha başarılı pilotlar varken neden en efsanesi o?” sorusu olduğunu fark etmiş ve her şeyi baştan planlamış.

Spor dünyasının bu büyük ismi, hikayesinin başında genç bir go-kart pilotu olarak karşımıza çıkıyor. Sonrasında Toleman ve Lotus takımları ile F1 dünyasına adım atıyor ve Mclaren’a geçişinin ardından kendi yeteneklerine uygun bir araçla Alain Prost ile ezeli rekabetine başlıyor.

Ayrton Senna - Senna (2010)

Filmin omurgasını oluşturan Senna’nın Prost ile mücadelesinde, irade ve cesaret dolu bir sporcunun yaşamına birinci sıradan tanık oluyoruz ve bu tanıklığımız Senna’nın 1994’de ölümüyle sonuçlanan kazasına kadar devam ediyor. Bu süreçte, spor dünyasına ve Senna’nın özel hayatına dair birçok şeyi de bir arada görmek, her birinin nasıl bir bütünün parçaları olduğunu anlamak belgeselin başarılı kurgusuyla sağlanmış.

Filmin başarısı da aslında bu kurguyu yapabilecek kaynağın olmasına dayanıyor. Senna, her ne kadar bir belgesel film olarak geçse de, belgesel kategorisi ile sınırlandırılamayacak bir film; kurguda bir anlatıcı ve röportaj yok. Tüm film, o döneme ait video kayıtlarından öznel yorumlar katılmadan kurgulanmış. Öyle ki, Senna’nın hayatını konu alacak bir film için Ridley Scott ve Oliver Stone başta olmak üzere birçok isim tarafından girişim yapılsa da, tüm bu içeriğe ve filme ailesinden izin almayı yalnızca bu kurgu başarabilmiş.

F1, sürekli yarışçılarını ve toplantılarını kayıt ettiriyor olmasa, filmde çoğu nokta eksik kalırdı mutlaka. -Kudos F1 Video Team

Senna yalnızca F1 ile alakalı değil, spor dünyasına dair birçok şeyi bir arada görüyoruz. Özellikle spor içerisindeki siyasete değinen bölümler, Senna’nın ülkesi Brezilya’daki konumu ve sosyal yaşamını konu alan bölümler Senna’yı spora ilgi duyan herkesin izlemesi gereken bir film haline getiriyor.

Kısa Kısa – 11

Normalde yapamam gereken şeyler biriktiği zaman, önem sırasına dizer ve öyle yaparım, günlük yaşantımdan pek taviz vermem. Şu sıralar ise yapmam gereken bir milyon tane şeyin hepsi önem sırasına konulamayacak kadar acil şeyler olduğu için, gece-gündüz kavramım pek kalmadı. Buraya bir şeyler yazmaya, bir şeyler paylaşmaya zihnim pek müsait olamadı. Kendime tatil verdiğim bu günde ise, fırsatı değerlendirip kısa kısa bir şeyler paylaşmak istedim.


Yılların ardından kitap sitelerinin en büyük eksikliklerinden birisi nihayet giderildi. Fark ettiniz mi bilmiyorum, bir süredir kitap satış sitelerinin tanıtım bölümlerinde, kitaba dair editör, çevirmen, kapak tasarımcısı gibi bilgilere özellikle yer veriliyor. Bu yasal bir zorunluluk olduğu için mi başlatıldı, yoksa emek verenlere saygı niteliğinde mi başlatıldı bilmiyorum ancak oldukça hoşuma giden bir güncelleme oldu. Edebiyatımızın değerli emektarlarına her daim hak ettikleri, güzel bir saygı duruşu…


Yakın dönemde izlediğim filmlerden bazılarını paylaşmak istiyorum, IMDB sayfaları için afişlere tıklayabilirsiniz. Netflix’te görerek meraktan izlediğim How the Beatles Changed the World başta olmak üzere, The ForeignerThe Equalizer, Black Panther ve yıllar sonra ikinci kez izlediğim Public Enemies beğenmediğim filmlerdi. Bunların arasında yalnızca The Equalizer bir nebze izlenebilir ki, izlenme sebebi de açılış sahnesi başta olmak üzere birçok sahnede dikkat çeken kamera hareketleri diyebilirim.

En iyi spor belgesellerinden birisi olarak gösterilen Senna, 4 Oscar adaylığıyla 2016’nın en başarılı filmlerinden olan Hell or High Water ve Marvel filmlerin artık vurdulu kırdılı olmaktan çıkarak anlam dolu olacağının sinyallerini gönderen Avengers: Infinity War ise oldukça beğendiğim filmlerdi ki, üçü hakkında da uzun uzun yazacağım.


Geçtiğimiz ay, Ekşi’de buyrun benim konuğu olan İlker Canikligil vasıtasıyla İstanbul Film Akademi‘nin Youtube kanalıyla tanıştım. Olmaz Öyle Saçma Şey programı başta olmak üzere kanaldaki bütün videoları kısa sürede yiyip bitirdim. Eğlenceli olduğu kadar bilgilendirici de olan Olmaz Öyle Saçma Şey’de, sinemaya dair çeşitli konularda sohbetler dönüyor. Bu konular teknik konular olduğu gibi, zaman zaman magazinel konular da olabiliyor.

Videoların en güzel yanı, teknik konularda İlker Hoca’nın her şeyi, (Nazım hariç) herkesin anlayabileceği seviyede anlatabiliyor oluşu sanırım. Hiç ilgim yokken ilgi duyup, bir sürü şey öğrendim.


Daha önce çok beğendiğim, 2017’de Türk sineması için önemli bir yapıt olarak gördüğüm Blue’dan bahsetmiştim. Belgeselin yapımcısı Güverte Film, Blue’nun ardından Süleyman Seba‘yı ve Metin, Ali, Feyyaz üçlüsünün dönemini konu alan bir Beşiktaş belgeseli için kolları sıvamıştı. Merakla beklediğimiz Kolej Havası isimli filmin, takımın 115. yaşında, 19 Mart 2018 tarihinde gösterime girmesi bekleniyordu ancak hevesimiz havada kaldı.

Blgesel ile ilgili hiçbir haber bulamayınca, yaptığım araştırmada Sinema Eseri Yapımcıları Meslek Birliği’nden destek alamadığını gördüm. Sorunun finansal olduğunu düşünerek, kısa sürede kaynak bulunması ve Blue’da olduğu gibi bir bağış kampanyası başlatılması dileği ile, tanıtımı bırakıyorum.


Bir müzik tutkunu olarak hayatımın 15-25 arasındaki on yılına çok konser sığdırdım. Bu on yılın özellikle bir dönemi, yalnızca bir konsere daha gideyim, bir bira daha fazla içeyim diyerek yaşadığım ve bir genç olarak oldukça keyif aldığım zamanlardı. Dylan, Neil Young, Roger Waters, Metallica, Maiden, Apocalyptica, Haggard, Slash, Smokie diyerek başlayabileceğim, kendimce güzel bir listem var.

Geriye dönüp baktığımda, kaçırdığım için pişman olduğum tek konser RHCP konseri diyebilirim ki, bunu da bugünkü bakışımla söylüyorum. O zamanlarda RHCP pek sık dinlediğim, müzikal kalitesinin çok farkında olduğum bir grup değildi, değerini çok geç anladım.

Gittiğim tüm konserlerin öncesini ve sonrasını, özellikle de arkadaşlarımla beraber konser haberleriyle yaşadığımız heyecanları, bilet alıp sabırsızca bekleyişlerimizi dün gibi hatırlıyorum. Camel konseri içinse bambaşka bir his yaşıyorum; tüm hatıralarım içinde, hiç bu kadar heyecanlandığım bir konser olmamıştı. On yıl önce tanışıp bir gün dinleme hayali kurduğum, gelsinler diye imza kampanyaları düzenlediğim adamları nihayet canlı dinleyeceğim. Kim bilir, kendi içimde bir büyüme evresidir belki bu konser. Bir dönemler unutma evresi olarak Brazzaville konserine gittiğim ve bunu sonradan fark ettiğim gibi, bu da büyüdüğüm konser olabilir.

IMDB 2018 Oscar Highlights Rozeti

Uzun yılların ardından 2017 yılının sinema dünyası için yeni bir parlama olduğu düşüncesindeyim. Farklı dallarda birçok iyi filmi izleyebildiğimiz güzel bir yıldı. Bu güzel yılın Oscar Ödüllerinin dağıtılmasının ardından, merakla beklediğim şeylerden birisi de IMDB’nin 2018 Oscar rozeti için belirleyeceği listeydi.

Kısa bir süre önce belirlenen, geçen yıl 9 filmden oluşan Oscar Highlights listesi, bu yıl 8 filmden oluşuyor. Bu yıl tüm dallarda toplam 62 filmin aday olduğunu ve yalnızca en iyi film dalında bile 9 aday olduğunu düşünürsek liste bana oldukça kısıtlı geldi.

  1. The Shape of Water (2017)
  2. Three Billboards Outside Ebbing, Missouri (2017)
  3. Darkest Hour (2017)
  4. I, Tonya (2017)
  5. Get Out (I) (2017)
  6. Call Me by Your Name (2017)
  7. Dunkirk (2017)
  8. Blade Runner 2049 (2017)

Bu 8 filmi izler ve IMDB’de oylarsanız, 2018 Oscar Rozeti profilinizde beliriyor. Yalnız belirtmeliyim ki 2017 yılını bu liste ile sınırlandırıp, listeyi izleyerek kapatmak ise gerçekten büyük hata olur. Zira en başta söylediğim gibi, 2017 yılı çok güzel filmlerin yılıydı.

Örneğin, geçtiğimiz yılların aksine bu yıl listede bir animasyon film yer almıyor; Coco‘nun hakkı ciddi anlamda yenilmiş. The Post ve Lady Bird bu listede olmayı özellikle hak edecek filmlerin başında geliyor. Loving VincentUna Mujer Fantástica derken liste uzar gider, önünü alamayız…

The White Buffalo – House Of Pain (Efsane Coverlar #39)

Bu listede özellikle farklı müzik türlerinde farklı parçalar paylaşmaya ve aynı gruplara yer vermemeye özen göstersem de, sonuncusunu başaramıyorum. Bazı gruplar var ki, yalnızca stüdyo kayıtlarıyla değil, canlı performanslarında yaptıkları yorumlarla bile bu listeye girebilecek parçalara imza atıyorlar. Bu yüzden, listenin düzenli takipçilerinin affına sığınarak bu gruplardan birisiyle, The White Buffalo ile bir kez daha karşınızdayım.

Dinlediğiniz, House of Pain isimli bu parçanın orjinali, Faster Pussycat isimli, ilk olarak seksenlerin sonunda ve doksanların başında aktif olmuş Amerikalı bir rock grubunun imzasını taşıyor. Grubun 1989 yılında yayınlanan Wake Me When It’s Over isimli albümü içerisinde yer alan parçayı “Rock Klasikleri” isimli bir listede ilk dinlediğimde, oldukça beğenmiş ve hemen grubun o yıllarda çıkardığı üç albümü bulup dinlemeye çalışmıştım.

Çalışmıştım diyorum, zira grubun icra ettikleri müzik için “kötü” kelimesi rahatlıkla kullanılabilir. Sex & Drugs & Rock & Roll mottosunun müzikte tam anlamıyla vücut bulmuş ender hallerinden birisi olan grubun listelere girmiş birkaç parçası bulunsa da, listelerde yükselebilen ve Amerikan Billboard’da 28 numarayı gören tek parçası da House of Pain olduğu için, üç kötü albümün içerisinde böyle güzel bir şarkıyı yapmayı nasıl başardıklarını da o günden bugüne merak etmişimdir.

Benim gibi grubu dinlemiş olan birçok kişiyle beraber, bu kömür madenindeki elmasın farkına varan The White Buffalo da parçayı 2012 yılında gösterime giren West of Memphis isimli belgesel film için yorumlamıştı. West of Memphis: Voices For Justice isimli dikkat çekici bir soundtrack albüme sahip olan filmin müziklerinde The White Buffalo’nun yanı sıra, Eddie Vedder, Marilyn MansonPatti Smith ve Tonto’s Giant Nuts gibi önemli isimlerin coverladığı birçok parça yer alıyor.

2018 Oscar Tahminlerim

Bu yıl 25 kategoride toplamda 62 filmin Akademi Ödülü için aday olduğunu daha önce paylaşmıştım. Her yıl olduğu gibi, bu yıl da  önemli kategorilerdeki tüm aday filmleri izleyip burada yazmak istesem de, yazma kısmı için pek vakit bulamadım. Yine de 90. Akademi Ödülleri’ne saatler kala, izlediğim aday filmleri dikkate alarak oluşturduğum tahmin listemi paylaşmak istedim.

Öncellikle şunu belirtmeliyim ki, 2017 yılı uzun bir aradan sonra kaliteli yapımları bolca izlediğimiz bir yıl oldu. Özellikle en iyi film kategorisinde aday olan her bir film, kendi başına bu ödülü fazlasıyla hak ediyor. Bu yüzden ödülü kim alırsa alsın, durum izleyici için bir hayal kırıklığı ya da bir sürpriz olmaz düşüncesindeyim. Continue reading