Hypnogaja – Here Comes The Rain Again (Efsane Coverlar #40)

Başlığı gören birçok kişinin “yok artık, cover mıymış o?” tepkisini verdiğini düşünüyorum. Evet, günümüzde ergenlik döneminin değişmezlerinden olan bu parçanın orjinali, britanyalı müzik grubu Eurythmics‘in 1983 yılında çıkardığı Touch albümünde yer alıyor. Billboard Hot 100 listesinde 4. sırayı bile görmüş.

Eurythmics ikinci albümlerine adını veren Sweet Dreams (Are Made of This) parçası ile günümüzde birçok kişinin hala bildiği bir grup olsa da, söz konusu Here Comes The Rain Again olunca işler değişiyor. Parçanın orjinali o yıllarda ne kadar beğenilmiş olsa da, ara dönemde yerini hep coverlara bırakmış. Günümüzde de parçanın coverları, özellikle de bu listeye girmeyi hak ettiğini düşündüğüm bu Hypnogaja coverı parçadan çok daha fazla benimsenmiş durumda. Not düşeyim, bu cover grubun 2005 yılında çıkardığı Below Sunset isimli albümleri içerisinde yer alıyor.

22 Mayıs 2018 Camel İstanbul Konseri

Yıllarca süren bekleyişin ardından, o büyük anı dün nihayet yaşadık. Progressive Rock’ın efsanesi, canlı dinlemeyi en çok istediğim müzik grubu Camel, Zorlu PSM’de sahne aldı. Kapı açış saati 20:30, başlangıç saati 21:00 olarak belirtilen konserde kapılar zamanında açılsa da, izleyiciler sebebiyle konser epey geç başladı. Saat 21:00 olduğunda salonun yarısı yerlerinde değildi ve dahası, sallana sallana gelen, sohbet eden birçok kişi vardı…

Herkes yerini aldığında nihayet ışıklar karardı ve ilk bölüm Aristillus kaydı ile başladı. Bu sırada karartılmış sahneye çıkan grup, kaydın ardından Song Within a Song ile devam ederek Moonmadness albümünün tamamını icra etti. Performanslarını hiçbir şekilde bölmeyip, ilk bölümü tamamladılar ve Adrew “it was moonmadness” diyerek çaldıkları parçaları takdim etti, ardından da ikinci bölümde görüşmek üzere diyerek sahneden ayrıldı.

İlk bölümde ve hatta tüm konserde, müzikal anlamda tek pürüz Spirit of the Water yorumuydu. Adrew flütü ile harika girişini yaptı, parça enfes bir şekilde çalındı ama Colin’in sesi çok toktu ve parçadaki o ruhu hiç yansıtmadı. Henüz ilk giriş yaptığı parça olduğu için, sesi açılmamış diye düşündüm. Hemen ardından Another Night sırasında Adrew’in de pedalında teknik bir problem oldu, birkaç kez basıp uğraştıktan sonra olmayınca amaaaaan diyerek enfes bir şekilde kafasına göre yardırdı, seyircinin yarısı durumun farkında bile olmadı.

Verilen ara için ışıklar yandığında büyülenmiş bir şekilde sahneye bakıyordum. Yerimden kalksam tüm büyü bozulacakmış gibi, ara süresince oturmaya devam ettim. Böyle bir konserde, böyle bir arada olması gerekenin de bu olduğunu düşünüyorum. Seyirci oturur, bekler, grup bir dinlenip hemen geri döner ancak; insanlardaki rahat tavırlara şaşkınlık ve kızgınlıkla bakarak çok uzun bir süre boyunca ikinci bölümün başlamasını bekledik. Bu sırada, izleyicilerden birisinin kamera kaydı alması sebebiyle görevliler ile arasında çıkan tartışma da ikinci bölümün geç başlamasını oldukça etkiledi. Yani konserin geç başladığı yetmiyormuş gibi, bir de verilen aranın ardından grup sahneye epey geç çıktı.

Seyirci anlamında sönük diyebileceğimiz ilk bölüm ve geç başlangıçlar sebebiyle, ikinci bölümde grubun başlangıç havası epey farklı oldu, “öyle bir çalalım ki, utansınlar” diyerek sahneye çıktılar resmen, çıktıkları gibi de çalmaya başladılar. Beklemedikleri şey ise, ikinci bölümdeki ikinci parçaları Unevensong ile seyircinin bir anda değişmesi ve ilk bölümdeki o sönüklüğün saniyeler içerisinde yok olmasıydı. Camel’a, müziğine aç kitle kendisini bir anda göstermeye başladı. Kitle coştukça grup coştu, grup coştukça kitle daha da coştu. O ana kadar ayrı gezegene çıkmak isteyen ancak uzay boşluğunda asılı kalan insanlardık, o andan sonra ise tüm gezegenleri tek tek dolaştık.

Ekşi Sözlük’te, Nothing Else Matters Metallica’cısı, Fear of the Dark Iron Maiden’cısı, Breaking the Law Judas Priest’cisi diye giden ve Rajaz Camel’cısı betimlemesini de içeren bir liste vardır. Gözlerim bu listedeki birçok grubu gördü, kulaklarım bu klasiklerin birçoğunu işitti. Dün dinlediğimiz, Pete Jones’un saksafon solosuyla bizleri bambaşka bir galaksiye geçirdiği Rajaz yorumundan sonra ise, bu listedeki Rajaz Camel’cısı olmak bile büyük bir onurdur diye düşünüyorum. Bu yüzden Rajaz’ın listeden çıkarılmasını sözlük ahalisinin görüşlerine sunuyorum. Ayrıca Pete Jones’a adamsın diye bağıran, içimizden geçenleri samimi bir şekilde dile getiren arkadaş, sen de adamsın.

Rajaz sonrasında yeni bir parça diyerek bizlere Dingley Dell isimli bir parça çaldılar. Bu parçanın Lindisfarne albümüyle bir ilgisi var mı bilmiyorum ancak tam atmosfere uyan harika bir parçaydı. Arkasından ise konserin aralıksız en can alıcı bölümü geldi. Sırasıyla Ice, Mother Road, Hopeless Anger ve Long Goodbyes enfes bir şekilde çalındı, Long Goodbyes’a özellikle herkes eşlik etti.

Grup selamını verip sahneden ayrıldıktan sonra bis için alkış tutarken ellerim uyuştu. Geri geldiklerinde ise Lady Fantasy çaldılar. Tüm seyirciler ayakta, harika bir şekilde konser tamamlandı. Başta Andrew olmak üzere, grup seyircinin coşkusu ve sevgisi karşısında oldukça şaşırdı ve hoşnut kaldı. En baştaki o havadan eser yoktu ki, gruptan önümüzdeki yıl bir Türkiye konseri daha gelirse şaşırmam.

2013 Roger Waters konserinden sonra bu gözler Neil Young’ı, Bob Dylan’ı bile görmüştü ama bu Camel konseri  hepsinden bambaşka birşeydi. Konserin tek eksiği, çalabilecekleri parçalar arasında olmasına rağmen Stationary Traveller ve Never Let Go çalmamalarıydı ki, bunun sebebinin de başta belirttiğim gibi seyircinin geç yerleşmesi olduğunu düşünüyorum.

Konserin ardından bir konser klasiği olarak soluğu Zincir’de aldık. Uzun bir Kadıköy turunun ardından da sabah eve döndüm. Uyusam Andrew Latimer gözümün önünden, Denis Clement‘in vuruşları kulaklarımdan gidecek, bir daha gelmeyecek diye korkarak uyuyamadım. Günümü Peter Bardens ruhuyla yaşıyorum.

Canlı izlemek için gidilen bir grubu telefon ekranından izlemeyi epey üzücü buluyorum. Bu yüzden konserlerde telefonumu kapatıp, herhangi bir kayıt almadan anın tadını çıkartırım. Zaman zaman yalnızca anı olsun diyerek çektiğim birkaç fotoğraf ve en fazla bir dakikalık videolar olur. Bu konserde de yalnızca Rajaz’ın girişini 40 saniye kadar çektim, onun haricinde bir kayıt almadım. Zaten bir sürü kayıt alan varken, gerek de yok.  Video Youtube’a taze yüklenmiş, resimler de Zorlu PSM’nin paylaşımından alındı. Bununla beraber, güzel kayıtlar alan güzel bir kıza da kayıtları benimle paylaşması için mail adresimi verdim, umuyorum geceye dair tüm güzelliklerin arasında benim bu ricamı da hatırlar.

The White Buffalo – House Of Pain (Efsane Coverlar #39)

Bu listede özellikle farklı müzik türlerinde farklı parçalar paylaşmaya ve aynı gruplara yer vermemeye özen göstersem de, sonuncusunu başaramıyorum. Bazı gruplar var ki, yalnızca stüdyo kayıtlarıyla değil, canlı performanslarında yaptıkları yorumlarla bile bu listeye girebilecek parçalara imza atıyorlar. Bu yüzden, listenin düzenli takipçilerinin affına sığınarak bu gruplardan birisiyle, The White Buffalo ile bir kez daha karşınızdayım.

Dinlediğiniz, House of Pain isimli bu parçanın orjinali, Faster Pussycat isimli, ilk olarak seksenlerin sonunda ve doksanların başında aktif olmuş Amerikalı bir rock grubunun imzasını taşıyor. Grubun 1989 yılında yayınlanan Wake Me When It’s Over isimli albümü içerisinde yer alan parçayı “Rock Klasikleri” isimli bir listede ilk dinlediğimde, oldukça beğenmiş ve hemen grubun o yıllarda çıkardığı üç albümü bulup dinlemeye çalışmıştım.

Çalışmıştım diyorum, zira grubun icra ettikleri müzik için “kötü” kelimesi rahatlıkla kullanılabilir. Sex & Drugs & Rock & Roll mottosunun müzikte tam anlamıyla vücut bulmuş ender hallerinden birisi olan grubun listelere girmiş birkaç parçası bulunsa da, listelerde yükselebilen ve Amerikan Billboard’da 28 numarayı gören tek parçası da House of Pain olduğu için, üç kötü albümün içerisinde böyle güzel bir şarkıyı yapmayı nasıl başardıklarını da o günden bugüne merak etmişimdir.

Benim gibi grubu dinlemiş olan birçok kişiyle beraber, bu kömür madenindeki elmasın farkına varan The White Buffalo da parçayı 2012 yılında gösterime giren West of Memphis isimli belgesel film için yorumlamıştı. West of Memphis: Voices For Justice isimli dikkat çekici bir soundtrack albüme sahip olan filmin müziklerinde The White Buffalo’nun yanı sıra, Eddie Vedder, Marilyn MansonPatti Smith ve Tonto’s Giant Nuts gibi önemli isimlerin coverladığı birçok parça yer alıyor.

Beck – Everybody’s Got to Learn Sometime (Efsane Coverlar #38)

Jim Carrey ve Kate Winslet‘ın baş rollerini paylaştığı, Michel Gondry‘ın unutulmaz filmi Eternal Sunshine of the Spotless Mind ile hafızalarımıza kazınan bu parçanın cover olduğunu öğrendiğimde çok şaşırmıştım. İlk dinlediğimde, “tam onun tarzında bir parça diyerek” parçanın sahibi olarak düşündüğüm Beck, parçayı film için yorumlamış ve kayıt yalnızca filmin Hollywood Records’dan çıkan soundtrack albümü içerisinde yer almış.

Parçanın orjinali, seksenlerin tamamında ve doksanların başında aktif olmuş, o dönemin popüler akımı new wave müzik yapan The Korgis‘e ait. Grubun ilk yıllarında single olarak yayınlanan parça, iyi bir başarı yakalamasının ardından grubun 1980 yılında yayınladığı ikinci stüdyo albümleri Dumb Waiters içerisinde yer almış.

Sevilen parça büyük-küçük çeşitli isimler tarafından yorumlanmış olsa da, Beck’in yorumu ve film ile beraber yeniden popülerlik kazanması, The Korgis için yeni bir sayfa açmış. Yeniden gündeme gelen grup, filmin ardından 2005 yılında aktif olarak klasik pop ve folk karışımı müzik yapmaya başlamış.

Alexandre Desplat – The Shape of Water (Soundtrack Album)

Besteci Alexandre Desplat‘a dokuzuncu Oscar adaylığını kazandıran The Shape of Water‘ın soundtrack albümü, kalitesiyle ün salmış Decca stüdyolarında kaydedilmiş. Hem besteleriyle hem de seçkileriyle başarılı bulduğum albümün en dikkat çekici yönü, Soğuk Savaş yıllarının önemli duygusal parçalarından bazılarını içermesi ki, bu parçalar filmin arka plan temasını çok başarılı bir şekilde tamamlıyor.

Glenn Miller‘ın I Know Why’ı ve Andy Williams‘ın A Summer Place’i bu seçkilerin başında gelirken, 1943 yılında en iyi orjinal müzik ödülünü kazanan You’ll Never Know da Renee Fleming’in eşsiz sesiyle film için yeniden kaydedilmiş.

Akordeon, arp ve üflemeli çalgılarla süslü parçalar enstrümantasyon açısından Yann Tiersen‘in Le fabuleux destin d’Amélie Poulain için yaptığı müzikleri anımsatmıyor değil. 26 parçadan oluşan, 76 dakikalık albümün parça listesi şöyle:

 

Alexandre Desplat – The Shape of Water Parça Listesi

01. The Shape of Water – Alexandre Desplat
02. You’ll Never Know (feat. Renée Fleming) – Alexandre Desplat
03. The Creature – Alexandre Desplat
04. Elisa’s Theme – Alexandre Desplat
05. Fingers – Alexandre Desplat
06. Spy Meeting – Alexandre Desplat
07. Elisa and Zelda – Alexandre Desplat
08. Five Stars General – Alexandre Desplat
09. The Silence of Love – Alexandre Desplat
10. Egg – Alexandre Desplat
11. That Isn’t Good – Alexandre Desplat
12. Underwater Kiss – Alexandre Desplat
13. The Escape – Alexandre Desplat
14. Watching Ruth – Alexandre Desplat
15. Decency – Alexandre Desplat
16. He’s Coming For You – Alexandre Desplat
17. Overflow of Love – Alexandre Desplat
18. Without You – Alexandre Desplat
19. Rainy Day – Alexandre Desplat
20. A Princess Without a Voice – Alexandre Desplat
21. La Javanaise – Madeleine Peyroux
22. I Know Why (And So Do You) – Glenn Miller and His Orchestra
23. Chica Chica Boom Chic – Carmen Miranda
24. Babalu – Caterina Valente & Silvio Francesco
25. A Summer Place – Andy Williams
26. You’ll Never Know (feat. Renée Fleming) [Alternative Version] – Alexandre Desplat

 

Albümde en sevdiğim parçalar filmin açılışını ve kapanışını yapan iki harika parça, filme adını veren The Shape of Water ile karakterimizi özetleyen A Princess Without a Voice oldu. Alexandre Desplat, bu iki parçada sıradan şeyleri alıp muhteşem bir müziğe dönüştürmüş.

Orianthi – Believe (2009)

1985 doğumlu Yunan asıllı Orianthi, kadın gitaristler denildiğinde aklıma gelen ilk isimlerden. Joni Mitchell, Pat Benatar, Joan Jett, Lita Ford gibi efsanelerin arasına ismini yazdırmayı çok genç yaşında başarmış bir isim. Steve Vai’nin yanında pişmiş, 18 yaşında Santana ile beraber sahne almış, MJ’nin son dönem gitaristliğini yapmış, liste uzar gider…

2007 yılında yayınladığı debut albümü Violet Journey ile gitar bazında esip gürlese de albümdeki parçalar, müzikal kalite bakımından oldukça zayıftı. Kendisi de bunu fark etmiş olacak ki, 2009 yılında çok daha sağlam bir prodüktörle, Howard Benson‘a stüdyoya kapanarak bu harika albüme imza attı.

Albüme adını veren Believe parçası, Danimarkalı sanatçı Niels Brinck‘in 2009 Eurovision Şarkı Yarışması için yaptığı Believe Again üzerinden yapılmış harika mı harika bir yorum. Guitar Hero Warriors of Rock’da yer alan ve oyunu oynayanların aşina olacağını düşündüğüm Suffocated da yine bu albümde yer alan bir Sound the Alarm coverı olarak karşımıza çıkıyor.

Albüm bana müzikal kalitesi ve parçaların kadınsı coşkusuyla sıklıkla Avril Lavigne‘in 2002 yılında çıkardığı debut albümü Let Go‘yu hatırlatıyor. Son zamanlarda iki albümü de birbirinden ayrı tutamıyor, arka arkaya dinliyorum. Orianthi’nin gitar tekniği ve aralara gömdüğü dozunda sololar iki albümü ayıran en büyük müzikal fark sanırım.

Albüm içerisindeki favori parçam Feels Like Home olmakla beraber Believe ve According to You da sıkılıkla tek olarak dinlediğim parçalardan. Bir de Steve’nin imzasını taşıyan, albümdeki tek sözsüz parça Highly Strung var ki, ikilinin beraber çektiği klibi ile tam bir başyapıt. İzlerken resmen kral ve kraliçeyi izliyormuş gibi oluyor insan. Albümün parça listesi şöyle:

  1. According to You
  2. Suffocated
  3. Bad News
  4. Believe
  5. Feels Like Home
  6. Think Like a Man
  7. What’s It Gonna Be
  8. Untogether
  9. Drive Away
  10. Highly Strung
  11. God Only Knows

If I was going to pass the baton to somebody, she would be my first choice. -Carlos Santana

Hoyt Axton – Five Hundred Miles (Efsane Coverlar #37)

Orjinali Amerikalı folk şarkıcısı Hedy West‘e ait olan Five Hundred Miles, birbirinden çok farklı gruplar tarafından değişik müzik türlerinde yorumlanmış ender parçalardan birisidir. Her müzik türünde, tüm dünyada oldukça sevilen bir klasik olan parçanın sözleri, evinden uzakta, parasız kalmış ve geri dönmeye utanan bir gezgini anlatıyor.

The Seekers‘ın 1964 yılında çıkardığı Roving With The Seekers albümündeki yorum, Judith Durham‘ın enfes sesiyle benim en sevdiklerimden birisidir. The Hooters‘ın 1989 yılında çıkardığı Zig Zag albümünde de reggae sound üzerine kaydedilen enfes bir rock versiyonu bulunur ki, bambaşka bir deneyimdir. Yakın dönemde başarılı bir cover da Cohen Kardeşlerin Inside Llewyn Davis müzikali için Justin Timberlake, Carey Mulligan ve Stark Sands üçlüsü tarafından yapılmıştı. Continue reading

The Secret Life of Walter Mitty (Soundtrack Album)

Yapımcılığını ve yönetmenliğini Ben Stiller‘ın yaptığı The Secret Life of Walter Mitty filminin enfes müzikleri Theodore ShapiroRogue Wave ve Jose Gonzalez üçlüsü tarafından hazırlanmış. Island Records tarafından çıkarılan 12 parçalık bir soundtrack albümü bulunuyor.

Jose Gonzalez’in film için yaptığı Stay Alive ve Step Out’un yanı sıra John Lennon coverı #9 Dream benim en sevdiklerim. Yine filme özel coverlanan bir diğer güzel parça da Escape olmuş. Continue reading

The Cranberries – No Need To Argue (1994)

The Cranberries‘in ikinci albümü olan No Need To Argue, Waltzing Back, Sunday ve Linger gibi harika parçaları içeren ilk albümleri Everybody Else Is Doing It, So Why Can’t We? sonrasında, insanların “ne yapacaklar?” diye beklediği bir dönemde, baskı altında hazırladıkları bir şaheser olmuş.

Dolores O’Riordan‘ın, grubun 1993 İngiltere turnesi sırasında, Warrington’daki IRA saldırısı sonucu hayatını kaybeden iki çocuğun konu edildiği bir haberden etkilenerek sözlerini yazdığı Zombie şüphesiz ki 90’lı yılların en çok ses getiren, akılda kalan şarkılarından birisi oldu. Büyük bir acının, öfkenin ve hüznün şarkısı olan parça, MTV tarafından 1994’ün en iyi single parçası olarak seçilmiş. Continue reading

David Bowie & Mick Jagger – Dancing In The Street (Efsane Coverlar #36)

Sözleri Marvin Gaye, William Stevenson ve Ivy Jo Hunter‘a ait olan parça ilk olarak Martha and the Vandellas tarafından single olarak yayınlanmış. Dünyanın her yerinde, yaşanılan şehirde iyi vakit geçirmeyi konu alan ve bir klasik haline gelen şarkı, aralarında Grateful Dead ve Van Halen‘ın da bulunduğu sayısız grup tarafından yorumlanmış.

En güzel versiyonu ise 1985 yılında David Bowie ve Mick Jagger ikilisinden gelmiş. Single olarak yayınlanan parça için ikilinin birlikte çektiği ve o dönem için bile şaşırtıcı derecede eşcinsel eğilim içeren klip, epey büyük bir başarı yakalamış. Continue reading