Kısa Kısa – 12

Camel konseri geçti ama etkileri üzerimden geçmedi. O akşamki coşkuyu, enerjiyi, mutluluğu her gün hissetmek için aralıksız konser kayıtlarını dinliyorum. Konsere dair sayısız video ve resim ProgTurk grubunda paylaşıldı ve paylaşılmaya devam ediliyor. Bununla beraber, önümüzdeki sezonlarda olması muhtemel konserler için de bir anket yapılıyor. En çok istenilen sanatçılar / gruplar için taleplerde bulunulacak. King Crimson, David Gilmour ve Eloy’un başı çektiği listede Uriah Heep ve The Tea Party biraz aşağılarda kaldı, sevenlerine duyurulur.


Kısa Kısa 11 içerisinde bahsettiğim Olmaz Öyle Saçma Şey’den aldığım tavsiye ile Netflix’in kült dizisi House of Cards‘ı izlemeye başladım. Henüz ikinci sezonda olsam da diziyi oldukça beğendiğimi söyleyebilirim. Michael Dobbs‘ın romanından ve aynı isimli BBC mini dizisinden uyarlanan politik dram türündeki dizi, gözünü ABD başkanlık koltuğuna diken Frank Underwood isimli hırslı bir politikacıyı konu alıyor.

Emmy ve Altın Küre ödüllü dizi, usta yönetmen David Fincher‘ın girişimiyle hayat bulmuş ve dizinin ilk iki bölümünün yönetmen koltuğuna da kendisi oturmuş. Bu yıl içerisinde 6. sezonu yayınlanacak olan diziye başrol oyuncusu Kevin Spacey hakkında çıkan taciz iddiaları sebebiyle iptal kararı verildiği söyleniyor olsa da, Netflix’te bu konuda resmi bir açıklama bulamadım. İptal ediliyor olsa da olmasa da, yayınlanan sezonlarıyla izlenmeyi sonuna kadar hak eden bir dizi olduğunu düşünüyorum.


Bu serinin ilk yazısında 27 Eylül 2017’de raflarda yerini alan Bruce Springsteen otobiyografisi Born to Run‘dan bahsetmiştim. Ülkemizde yayınlanmayacağını düşündüğüm kitabı, geçtiğimiz günlerde bir kitapçıda Türkçe olarak gördüğümde epey şaşırdım.

Daha önce Christopher Andersen imzalı Mick Jagger biyografisi Vahşi YAŞAMIN Ortasında Bir Çılgın Dahi‘yi Türkçeye kazandıran Doğan Kitap, patronun otobiyografisini de es geçmeyerek orjinal adıyla dilimize kazandırmış. Geçtiğimiz yıllarda Miles Davis ve David Bowie kitaplarıyla Encore Yayınları da güzel bir müzisyenler dizisi başlatmış ancak arkasının gelmemesiyle hayal kırıklığına uğramıştım. Umuyorum ki Doğan Kitap’ın bu müzik dizisinin devamını görebiliriz.


Kitap demişken, uzun süredir dönüp dönüp okuduğum, şu sıralar ise ülkenin malum gündeminde elimden düşüremediğim bir başyapıtı, Elias Canetti‘nin Kitle ve İktidar‘ını tavsiye etmek istiyorum.

Yazar, hayatının 30 yılını ayırarak hazırladığı bu eserde, “kitle” ve “iktidar”ın birbirlerini nasıl etkileyip çoğalttığını ve insanlar arasındaki “emir” ve “itaat” ilişkisinin nasıl biçimlenerek saldırganlık mekanizmalarına dönüştüğünü anlatıyor. Kelimenin tam anlamıyla “benzersiz” sıfatını sonuna kadar hak eden kitabı okurken, ülkemizde yaşandığına şahit olduğum ya da hikayelerini duyduğum olaylardaki iktidar faktörünü çok daha iyi kavrıyorum.

Dilimize Gülşat Aygen tarafından çevrilen eser Ayrıntı Yayınları tarafından basılmış. Kitle ve İktidar’dan sonra Canetti’ye doyamazsanız, yazarın denemelerini içeren, Sözcüklerin Bilinci‘ni (Sel Yayıncılık) okumanızı da tavsiye ederim.


Dizilerden ve şu sıralar ülke gündeminde olan siyasi programlardan / videolardan dolayı film izlemeye pek vakit ayıramadım. Zaten ülke gündemi de sonu umut vadeden bir komedi filmi havasında eserken, film izleyememenin büyük bir kayıp olup olmadığı konusu tartışılabilir. İzlediğim üç film, Ah-ga-ssi, Deadpool 2 ve Hokkabaz oldu. (Afişlere tıklayarak IMDB sayfalarına ulaşabilirsiniz)

2016 yılında gösterime giren Ah-ga-ssi, Oldeuboi filmiyle aklımızı başımızdan alan Güney Koreli yönetmen Chan-wook Park‘ın, Sarah Waters’ın Ustaparmak isimli romanından uyarlayarak çektiği ve Cannes’da en iyi sanat yönetmeni ödülüne layık görüldüğü son filmiydi. Film, kendisini kont olarak tanıtan bir dolandırıcının, gizemli ve saf görünen Japon Leydi Hideko’nun yanına yerleştirdiği bir hizmetçinin anlatımıyla, bu üçlünün ilginç ilişkisini konu alıyor. Kitapta Londra’da geçen hikayeyi ünlü yönetmen Kore’ye uyarlayarak tarihi biraz geriye çekmiş. Başta biraz sıkıcı gelen film, ilk sürpriziyle beraber beni şaşkına çevirerek sürekli olarak tahmin yapmaya zorladı. Her tahminimde beni yanıltan film, senaryosuyla ve Japon kültürüne sanatsal yaklaşımıyla izlenmeyi hak ediyor.

Deadpool 2‘yi ilk film kadar beğenmedim. İlk filmde göndermeler tuttuğu için, ikinci filmi tamamen bunun üzerine kurmuşlar; filmin her karesinde bir gönderme vardı resmen. Yine komik olmuş, güldük, eğlendik ama o ilk filmdeki aykırılık yoktu. Güzel bir anti-kahraman filmi beklerken sıradan bir kahraman filmi izledik. Tam anlamıyla memnun kaldığım tek şey seçilen müziklerdi ki, Enya, Peter Gabriel ve Pat Benatar gibi isimlerin hatırına 7/10 puan verdim.

Cem Yılmaz‘ın Hokkabaz‘ını yıllar sonra yeniden izledim. Bana bıraksalar, tüm filmleri arasından bu filmi çekip ayrı bir rafta sergilerim. Her Şey Çok Güzel Olacak da dahil, hiçbir filminde tam anlamıyla yakalayamadığı, sinemada çok zor bulunan bir samimiyet vardır Hokkabaz’da. O gözlük muhabbetleri, yol halleri ve sahnedeyken üstlendikleri sorumluluk, izlerken bana ayrı bir tat verir.


Malum, seçimler yaklaşıyor. Önceki seçimlerde oy verdiğim partinin ya da fikrin kazanacağına dair bir umudum olmasa da, hemen hemen her seçimde görev aldım. Bunun sebebi, fikirlerin doğru-yanlış olduğunu tartışmadan önce, insanların onları özgürce dile getirebileceği bir ortamın gerekliliğine inanmamdı. Yani, biz sandıkta duralım, insanlar sandığa güvensin, özgürce oyunu kullansın, kullandıkları oylar korunsun da, sonuç ne çıkarsa çıksın diye düşünüyordum. İstediğim gibi çıkmayan sonuçların biz bunu sürdürdüğümüz sürece bir gün istediğim gibi çıkabileceğini umut ediyordum.

Her seçimde olduğu gibi bu seçimde de görev aldım, bu kez diğerlerinden farklı olarak ülke adına ilk defa bir seçimde umutluyum. Bu yüzden yukarıda bahsettiğim konuda bir hatırlatma yapmak, duyuruda bulunmak istiyorum.

Hangi siyasi düşünceleri paylaşırsanız paylaşın, lütfen öncelikle kendinizin ve diğer insanların oylarının, yani düşüncelerin özgürce dile getirilebildiği bir sistemin savunucusu olun. Adil bir seçim için mücadele edin, savunduğunuz görüşün şaibeler ile başa gelmesine müsaade etmeyin. Sandıklarda görev alın, görev almamış olsanız da gidin sandıkların başında durun, sayımları kapıdan izleyin, oylar götürülürken takip edin. Düşüncelerin özgürce çarpışmadığı bir yerde, kimse özgür olamaz.


Hayalimdeki Müzik Grubu

Eski bir arkadaşımla karşılaşıp, aradan yıllar geçmemiş gibi müzik sohbetine dalmıştım ki, birden bana “hayalindeki müzik grubunda kimler olurdu?” diye bir soru yöneltti. Aniden gelen soruya şaşırmışken, benim gibi hazırcevap birinin düştüğü durumu görüp epey neşelendi ve böyle bir şeyi daha önce hiç düşünmediğimi anlayıp baskı yapmaya başladı.

Bir yandan soruyu geçiştirmeye çalışıyor, bir yandan da aslında hoşuma giden soruya kafamda hızlı bir cevap arıyordum derken halimden hoşnut kalıp soruyu cevaplamam için üç kural koydu: yaşayan müzisyenlerden seçim yapacaksın, bir gruptan iki kişi seçmeyeceksin ve 5 dakika süren var.

Son zamanlarda sıkça dinlediğim için aklıma ilk gelen isim “Father, Flea and Holy Spirit” esprisiyle beraber Flea oldu. Hemen arkasından Metallica’dan Cliff Burton ve The Who’dan John Entwistle aklıma düşse de ikisi de ölü olduğu için Flea seçimimi kilitledim. Continue reading