Otostopçular İçin Fırsat: Uzayda Sağ Koltuğu Boş Bir Araba Dolaşıyor

Uzun zaman önce çok uzak bir galakside değil, şu sıralar bizim galaksimizde dolaşan bu araba, Elon Musk tarafından dün uzaya fırlatıldı. Biraz PR çalışması biraz da hayalperestlik ve eğlence ürünü olan bu proje, aslında aracın içerisinde manken yerine insanların oturacağı zamanın da çok uzak olmadığının haberini taşıyor.

Dünya tarihine göre çok kısa bir zaman öncesine kadar uzaya başarılı ya da başarısız bir roket fırlatabilmek büyük bir olayken, SpaceX bunu artık sıradan bir olaya çevirdi diyebiliriz. Bu proje de şirketin dünyaya “eğlence için araba bile gönderebiliyoruz” diyerek uzay çalışmalarında ne seviyeye geldiğini kanıtlamasıydı.

Videoyu izlemeye başladığım anda kafamın içerisinde, arka fonda David Bowie’dan Space Oddity çalmaya başladı. Don’t Panic göndermesi ile Otostopçunun Galaksi Rehberi‘ne gönderilen selamı fark edince de elimi kaldırıp otostop çekmeye başladım, alır mı dersiniz?

O kadar bilinmezdi ki her şeyin, kendi kafamda yarattığım kimliklerin içini bile dolduramıyordum.

Son günümüzde, gündüz kiraladığımız bisikletleri teslim etmeyip gece plaja sürmüş, yola çıkana kadar müzik dinlemiştik seninle. Hava o kadar soğuktu ki o gece, bizden başka kimse yoktu Ayazma’da. Hatırlar mısın bilmem, yıldızlar bile loş ışık veriyordu denize; sanki anlaşmışlar da bizi gözlerden uzak, baş başa bırakmak istiyomuş gibiydi adadaki her şey…

Parçaları hep ben seçmiştim, hep böyleyimdir zaten. Tüm o saatler boyunca, o günlerde sevdiğim tüm parçarları dinlemiş ve bir ara “hepsi kırık dökük” demiştin, “ruhlarımız gibi”. Continue reading

Yaratıcılığı Tetiklemek İçin Gündelik Hayatın Kalıplarından Uzaklaşmak Gerekiyor

Her zaman tek bir doğru olması yerine, bazen birden fazla doğru olabilmesi hayatı renkli kılıyor. Üç yaşındaki bir çocuğu beşinci kat balkonuna çıkardığımda, nefesini tutarak aşağıya bakmış ve şöyle demişti: Aşağısı ne kadar uzak!

Gündelik hayatın diline alışmamış bir zihnin ne kadar farklı bir bakış açısı yakalayabileceğine güzel bir örnek. Farklı bakabilmek, bakış açımızı sınırlandırmamak için, gündelik hayatın kalıpları içerisine girmememiz gerektiğini düşündürüyor. Yeri geldiğinde biraz çocuk olup, kendi dünyamızda yaşamak gerekiyor; çünkü kendimizi popüler kültürün dışında tutmamız, yaratıcılık için büyük önem taşıyor.

Richard Buckminster Fuller’in sözlerini daha çok anımsamak, hiç unutmamak gerek, “benim için çalışmak ve kendimi bilinen işlerin dışında tutmak temel önemdedir”.

Çocuklar İçin Yenilikçi Oyun Alanları

Monstrum, Danimarka’da çocuklar için sanatsal ve mimari kaliteye odaklı oyun alanları üreten bir şirket. Sanatçı, tasarımcı, mimar, marangoz ve inşaatçılardan oluşan 41 kişilik ekibin tasarladığı ve ürettiği oyun alanları, hem çocuklara hem de yetişkinlere ilham verici nitelikte.

Monstrums’ın oyun alanlarının tasarımı öykülere dayanıyor. Her tasarım bir öyküyü konu alıyor ve bu öykü çerçevesinde tematik olarak hazırlanıyor. Tüm tasarımların ortak amacı ise, çocukların motor becerilerini geliştirmek ve onları hayal güçlerini kullanmaya teşvik etmek. Şirkete göre tasarımlar kentsel alanda bir manzara niteliği de taşıyor ve insanlar yalnızca onlara bakarak gülümseyebiliyor. Continue reading

Panama Kanalı: Okyanuslar Öpüşüyor

Okyanuslar Öpüşüyor: 1915’te San Francisco’da düzenlenen Dünya Fuarı için hazırlanan bir reklam broşürü.

Rastladığım bu harika broşürden yola çıkarak yaptığım araştırmada, Kuzey ve Güney Amerika kıtalarını ayıran, dünyanın mühendislik harikalarından birisi olarak kabul edilen Panama Kanalı’nın skandallara ve krizlere yol açan derin bir hikayesi bulunduğunu öğrendim.

Hikayemiz, Panama Kanalı fikrini ortaya atan ve projeyi başlatan Fransız diplomat Ferdinand de Lesseps ile başlıyor. Süveyş Kanalı’nın da fikir babası ve inşaatçısı olan Lesseps,  kanal için ilk girişimi 1881 yılında başlatmış. Bölge şartları, hastalıklar, işçi ölümleri ve daha birçok etken sebebiyle Fransız şirketi 1889 yılında iflas edince kanal projesi yarım kalmış. Bu süre içerisinde Ferdinand de Lesseps’in oğlu Charles De Lesseps, şirketin iflası sebebiyle hapis cezasına bile çarptırılmış.

Amerika – İspanya savaşı sırasında deniz yolu ulaşımı için kanalın önemini fark eden Theodore Roosevelt, o dönemde Amerikan tarihinin en genç başkanı olduğunda, ABD 40 milyon dolara yıkıntı halindeki inşaatı satın almış. 1904 yılında yeniden başlayan kanal inşaatı, yine hikayelerle dolu sancılı bir sürecin ardından 1914 yılında tamamlanmış ve kanal 15 Ağustos 1914 tarihinde hizmete açılmış ancak, Roosevelt hayatının en önemli işlerinden birisinin bitmiş halini göremeden, 6 Ocak 1919’de dünyadan ayrılmış.

Kanalın inşaatında 97 ulustan insan çalışmış ve tüm bu süreçte tropiğin öldürücü ikliminde birçok hastalık ve ölüm krizi yaşanmış. İşin en ilginç kısmı ise, skandallarla dolu inşaat sürecinin ardından kanalın açılışının 28 Temmuz 1914 tarihinde patlak veren Birinci Dünya Savaşı’nın gölgesinde kalması… Panama kanalının 23 yıl süren, yukarıda kısaca özetlediğim bu ilgi çekici hikayesini merak edenlere şuradaki harika belgeseli öneririm.

Pazarlamanın Karanlık Yüzü: Kids Marketing

Çocuklar, kendilerine sunulan ürünün kendileri için zararlı olup olmadığına bakıyor mu, yoksa yalnızca tadı gibi kendilerini mutlu eden faktörlere odaklanıp duygularıyla mı karar veriyor?

Yaşadığımız çağda, insan ruhunu yok eden kapitalizmin elindeki en büyük silahın marketing, yani pazarlama olduğunu düşünüyorum. Bu silah özellikle son yıllarda öyle bir hal aldı ki, artık markalar insanların büyük bir çoğunluğuna aslında ihtiyaç duymadıkları şeyleri zaruri ihtiyaçlarıymış gibi satabiliyor. Bunun için de ürün pazarlaması öncesinde çevresel etkenleri kullanarak insanlara “ihtiyaç duyma” isteğini aşılıyorlar. Bu süreçte hiçbir ücret ödemeden kullandığımız servislerde zamanımızı öldürürken, aslında birer ürün olduğumuzun farkına varamıyoruz.

Aldığınız hizmet karşısında bir ücret ödemiyorsanız, ürün aslında sizsiniz. -Swen Graham, Digitalage Summit 2015.

Yıllardan beri süregelen “pazarlamada etik” tartışmaları her geçen gün daha da alevlenirken, pazarlamanın etik olup olmadığı konusu artık kimsenin ilgisini çekmiyor. İyi ve kötüyü ayırt etme yetisine sahip olan insanın, kendisi için doğru olana karar verebileceği savunması birçok otorite tarafından benimsenmiş durumda ancak, “bu savunmadaki ‘insan’ kapsamına çocukları da dahil ettiğimizde aynı savunma geçerli olur mu?” sorusu benim aklıma takılan sorulardan.

Tüketici pazarında, pastanın büyük dilimlerinden birisini çocukların oluşturduğu biliniyor. Bunun sebebini, çocukların satın almada önemli yer tutmalarının yanı sıra, ailelerinin ve arkadaşlarının satın alma kararlarında da büyük bir etkinliklerinin bulunması olarak açıklayabiliriz. Bu sebep üzerinden yola çıktığımızda da, yetişkinlerin alma yetisine sahip olduğu birçok ürünün pazarlamasının çocuklara yönelik yapıldığı, tartışmasız bir gerçek. Şöyle ki;

Ailesinin gelir düzeyi ne olursa olsun, çocukların izlediği televizyon kanalları ve bu kanallardaki çizgi filmler büyük bir farklılık göstermiyor. Her çocuk, televizyon izlediği süre boyunca izlediği çizgi filmlere ait oyuncakların reklamlarına da maruz kalıyor ve  bu oyuncaklara sahip olmak istiyor. Peki çocukların bu oyuncakları isterken, “bu oyuncak benim ne işime yarayacak?” , “ekonomik durumum bu oyuncakları almaya uygun mu?” , “bu oyuncağın daha ucuzunu bulabilir miyim?” , “bu oyuncağın daha iyi bir alternatifini bulabilir miyim?” , “oyuncak satıcısı güvenilir mi?” gibi yetişkinlerin aldığı her ürün öncesi aklından geçirdikleri temel soruları aklından geçirdiğini ve bu sorulara verdikleri cevap neticesinde ürünü istediğini söyleyebilir miyiz?

Çocuklara yönelik oyuncakların asıl alıcıları yetişkinler olduğuna göre, etik olan, pazarlamanın da doğrudan evebeynlere yönelik yapılması değil midir?

İşte bu soruya verdiğimiz hayır cevabı, bizlere çocuklara yönelik tüm reklamların onların deneyimsizliğinden, güven duygusundan ve bilgisizliğinden yararlanmak üzerine kurulduğunu, ürünü çocuklara psikolojik manipülasyon uygulayarak yetişkinlere satmayı amaçladığını kanıtlamıyor mı? Soruyu televizyon reklamları üzerinden sordum ancak, pazarlamada çocukların, satın almayı gerçekleştirecek olan asıl tüketiciyi harekete geçirmek için kullanılan birer araçtan öteye geçtiğini iddia edebilir miyiz?

Buradaki asıl tüketici yani aileler, elbette ki çocuklarının sağlığını, mutluluğunu ve gelişimini düşünerek bir karar veriyor. Pazarlama sektörü, söz konusu çocuklar olduğunda, yetişkinlerin kendileri için olduğu gibi, çocukları için de iyi ve kötüyü ayırt etme yetisine sahip oldukları savı üzerinden bir savunma gerçekleştiriyor. Yine de ailelerin verdiği satın alma kararlarının büyük oranda çocuklara zarar verdiği bir gerçek. Bunu da şöyle açıklayabilirim: aile bir ürünü çocuğa zararlı olduğu için almamaya karar verdiğinde, çocuk aslında kendisi için iyi olan bu durumu anlayacak yetkinlikte olmadığı için, mutsuz oluyor. Aile çocuk mutlu olsun diyerek ürünü aldığında ise, doğrudan ya da dolaylı olarak çocuğa zarar verebiliyor. Çoğu zaman bu kadar basit gözükse olsa da, çok daha karmaşık durumlar da mevcut.

Ailenin anlamsız bularak çocuğun gelişimine katkı sağlamayacağını düşündüğü ve almak istemediği bir ürün, bazen çocuğun kendi dünyasında büyük anlamlar ifade edebiliyor.

Bu durumun istisnaları elbette mümkün ancak, bu istisnaların oluşması için pazarlanan ürünün çocukların fiziksel ya da zihinsel ya da psikolojik sağlığına hiçbir zarar vermemesi, tam tersine onların gelişimlerine katkı sağlaması ve aynı zamanda aileyi hiçbir şekilde zor bir durumda bırakmaması gerekiyor. Sorumuz çok basit: çocuklara yönelik televizyon reklamlarında ne sıklıkta böyle bir ürüne rastladınız?

Tüm bu sebepler neticesinde ben, çocuklara yönelik hiçbir reklamın etik olmadığını, çocuklara yönelik reklamların onlara doğrudan ya da dolaylı olarak zarar verdiği görüşündeyim. İngilizce kids marketing olarak tanımladığımız, çocuklara yönelik pazarlama çalışmalarını,  pazarlama ve reklamcılık sektörünün karanlık yüzü olarak görüyorum. Bana göre çocuklarımızı reklamlardan korumak, çizgi filmlerden korumaktan çok daha önemli!

Türkiye’nin 2016 EPI Puanı

Yale ve Columbia Üniversiteleri her yıl Dünya Ekonomi Forumu’nda (WEF) ülkelerin çevre politikalarını değerlendirdikleri Çevresel Performans Endeksi adında bir rapor yayınlıyor. Orjinal adı Environmental Performance Index olan ve kısaca EPI adı verilen bu raporda ülkelere çevreye verdikleri öneme göre puan veriliyor.

2016 yılında açıklanan rapora göre, Türkiye 67.68 EPI Puanı ile dünya ülkeleri içerisinde 99. sırada yer alıyor. Ayrıca raporda son yıllarda büyük gerileme gösteren ülkelerden birisi olarak gösteriliyor. Tamamına Yale Üniversitesi’nin sitesinden ulaşabileceğiniz rapora göre 2016 yılı itibariyle Dünya’da Doğaya En Çok Önem Veren 10 Ülke aşağıdaki gibi sıralanıyor. Bu yüzden, Dünya’nın bir geleceği olacaksa, bu kuzey ülkeleri sayesinde olacak diye düşünüyorum.

Sıralama Ülke EPI Puanı
1. Finlandiya 90,68
2. İzlanda 90,51
3. İsveç 90,43
4. Danimarka 89.21
5. Slovenya 88.98
6. İspanya 88,91
7. Portekiz 88,63
8. Estonya 88,59
9. Malta 88,48
10. Fransa 88.2

 

Kimseyi değiştirmeye çalışmayın…

Bir foruma üye olurken aklıma geldi… Vakti zamanında bir forum sitem vardı, kurduğum captcha eklentisi siteye üye olurken Türkiye’nin başkentini soruyordu. Cevaplayamayan o kadar çok kişi vardı ki yeni üye sayısı neredeyse yarı yarıya azalmıştı. Bir süre boyunca konuyu ilginç bulup soruları sürekli değiştirmiştim; ilkokul öğrencisi bilir dediğimiz “Cumhuriyet kaç yılında ilan edildi?” gibi soruları bile doğru cevaplayamayan insanlar vardı, sonunda mecburen soruyu değiştirip 1+1=? yapmıştım.

Yani, insanlar bilgisayar kullanabiliyor olabilir ama bu ülkenin başkentini bildikleri anlamına gelmez. En ileri teknolojiyi kullanabilmek bile kimseye kendiliğinden eğitim ve kültür kazandırmaz. Klavye kullanmayı bilen herkes bir şeyler yazabilir. Cem Yılmaz’ın “toynağıyla nasıl yazdı acaba bunu?” sorusunu hatırlayın, durumu tam olarak özetliyor sanırım. Continue reading

Kısaca Yaşanan Hayatlar…

Son zamanlarda google keyword planlaması yaparken ilgimi çeken bir şey var. Derinlemesine bilgi gerektiren her aramanın sonunda bir “kısaca” yazısı ile karşılaşıyorum. Basit bir örnek az önce gözüme çarptı; Google’da “yenilenebilir enerji kaynakları kısaca” aylık 1000 arama alıyor. Dünyanın geleceğini belirleyen en önemli alanda bile, ilgi duyan insanlar “kısaca” bilgi edinmek istiyor. Bu yüzden ben, bu sondaki kısacaların üzücü olduğunu düşünüyorum.

İnsanlar her şeyin kısasına o kadar alıştı ki, hayatları da artık buna göre şekilleniyor. Kimse uzun okumuyor, kimse detay bazında bilgi birikimine sahip değil. Toplumun bilgi düzeyi tl-dr düzeyinde yazılan makaleler ile oluşturuluyor. Herkes sonuca odaklı, sonuca varmak için en kısa yol neyse oradan gitmeye hazır bir zihniyette yaşıyor. Bu yolun doğru ya da yanlış olduğunu kimse umursamıyor, “vicdan” yalnızca sesi bastırılması gereken bir içsel güç haline gelmiş.

Yaşadığımız toplumda herkes, hikayenin Gregor Samsa’nın bir sabah dev bir böceğe dönüşmesiyle başladığını sanıyor; kimse neden ve nasıl dönüştüğünü umursamıyor.

Türkiye’de Medyanın Yaşananları ve Yaşanacakları Meşrulaştırma Çabası

Toplum iyilikten, güzellikten o denli uzaklaştı ki, ülkedeki tüm haber söylemleri, yaşananları ve yaşanacakları meşrulaştırmak üzerine kuruluyor artık. Asıl görevlerinin başında siyasileri denetlemek ve halk adına siyasilerin üzerinde psikolojik baskı oluşturarak onları doğru yolda tutmak gelen medya kuruluşlarının yaptığı tek şey, hükumetin kurmak istediği düzene yönelik olarak toplumu alıştırmak olmuş; siyasilerden tamamen bağımsız olması gereken medya, hükumetin bir kurumu haline gelmiştir.

Ne yazık ki toplumun büyük bir bölümü yalnızca kendisine verileni alan, medyadan ve özellikle de hükumetten duyduğu her şeyi sorgulamaksızın kabul eden insanlardan oluşuyor. Bu yüzden, yapılmaya çalışanın farkında olan bizler, meşrulaştırılmaya çalışılan kötülüklere karşı ilk tepkiyi basın-yayın kuruluşlarının karşısına çıkarak göstermeliyiz. Continue reading