Woodstock (1970)

1969 yılının Ağustos ayında, New York’un Bethel kasabasında, gelecek kuşaklardaki müzikseverlerin, hippilerin ve barış yanlısı insanların orada olabilmeyi dileyeceği büyük bir olay yaşandı. Vietnam Savaşının umutsuzluk etkisinden kaçan 500 bine yakın yakın genç, o yılların ikon sanatçıları eşliğinde “3 Gün Boyunca Barış ve Müzik” için bir araya geldi…

Organizatör dörtlü John Roberts, Joel Rosenman, Michael Lang ve Artie Kornfeld, 1969 yılında o güne kadarki en büyük rock festivalini düzenlemek için bir araya geldiklerinde, hedefleri hükumetin baskısından bunalan 50.000 ila 100.000 arası genci festivalde bir araya getirmekti. Karşılaştıkları en büyük sorun ise, bu kadar kişiyi ağırlayabilecek büyüklükte bir alan bulamamalarıydı.

Ekip festival alanı konusunda birçok girişimde bulunsa da, kimse ülkenin dört bir yanında Vietnam karşıtı protestolar düzenleyen hippileri 3 gün boyunca ağırlamak istemiyordu. Son olarak Walkill yakınında buldukları alan için de benzer sorunla karşılaşıp sahne izni alamadıklarında, alternatif arayışlara girdiler ve Bethel yakınlarındaki bir mandıranın arazisini kiraladılar. Max Yasgur adında bir çiftçi, 50.000 dolar karşılığında 2,5 dönümlük arazisini festival için kiralamaya gönüllü olmuştu. Festival alanı değişse de, organizatörler ismini değiştirmemeye karar verdiler ve Bethel’de yapılan festival tarihe Woodstock olarak geçti.

Takvimler Ağustos ayınının gösterdiğinde, büyük bir çoğunluğunun bileti dahi olmamasına rağmen sisteme karşı çıkan ve farklı bir hayat tarzı arayan gençler festival alanına akın ediyordu. Kasaba halkı, organizatörler, sanatçılar ve orada bulunan herkes büyük bir şaşkınlık içerisindeydi. Kısa sürede 189.000 bilet satılmasına rağmen durumun bundan çok daha fazlasını gerektirdiği ve bunun da imkansız olduğu ortadaydı. Bethel’e 500 bine yakın genç akın etmişti ve yolların kapanması sebebiyle kasabaya asla ulaşamayacak olan bir o kadar insan daha vardı.

Festivalde Joan Baez, Carlos Santana, Grateful Dead, Creedence Clearwater Revival, Janis Joplin, The Who, Jefferson Airplane, The Band, Jimi Hendrix gibi bugün bile adını duyduğumuzda nefesimizin tutulduğu birçok isim sahne aldı.

Organizatörler kısa süre içerisinde zarar etmek pahasına biletlerin iptal edildiğini ve dileyen herkesin alana girebileceğini açıkladılar. Çitler yıkıldı ve gençler alana akın etti. 3 gün süren etkinlik boyunca yağan yağmura, kasabadaki yiyecek stoğunun tükenmesine ve çeşitli sağlık sorunlarına rağmen festivalin akışını bozacak hiçbir olay yaşamadı. 17 Ağustos 1969 Pazar günü öğleden sonra alanı kiraya veren çiftçi Max Yasgur sahneye çıktığında topluluk hakkında şu sözleri söyleyecekti:

Hayatımda bir alan içerisinde gördüğüm en büyük insan grubusunuz, bu kadar fazla kişi olacağını tahmin etmemiştik ve siz dünyaya yarım milyon gencin eğlence ve müzik için bir araya gelebileceğini kanıtladınız.

Michael Wadleigh yönetmen koltuğuna oturduğu Woodstock belgeseli 1970 yılında gösterime girdi. Festival günlerinde çekilmiş görüntülerden oluşan ve En İyi Begesel Ocarına layık görülen film, hem Woodstock festivaline hem de hippilerin o dönemki yaşamlarına ışık tutuyor. Canlı performansların yanı sıra gençlerle ve çevrede yaşayanlarla yapılan röportajlar,  belgeseli yalnızca müzikseverlerin değil, o döneme merak duyan herkesin izlemesi için değerli kılıyor.

Woodstock’ta gençler müzik dinledi, çamurda yuvarlandı, uyuşturucu kullandı, eğlendi ve en önemlisi de Max Yasgur’un dediği gibi barış içerisinde yaşanabileceğini kanıtladı. Siz de bu tarihi anın görüntülerine tanık olmak isterseniz, festivalin 25. yıl dönümü için özel olarak hazırlanan Director’s Cut baskısını izlemenizi tavsiye ederim.

Senna (2010)

Formula 1 denildiğinde günümüzde akla gelen ilk isim Michael Schumacher olsa da, bu sporun altın çocuğu, unutulmaz ismi, şüphesiz ki Ayrton Senna‘dır. 1984-1994 arasındaki 10 yıllık F1 kariyerine 3 şampiyonluk sığdıran Senna, kendisinden sonra gelen ve çok daha fazla sayıda şampiyonluğu bulunan Hamilton, Vettel ve Schumacher gibi büyük isimlere rağmen birçok otorite tarafından tüm zamanların en iyi F1 pilotu olarak  gösteriliyor.

Motor sporlarıyla pek ilgilenmesem de, Senna’nın ismini ilk kez bir dergide okuduğumda merak edip epey bir yarışını izlemiştim. 1991 Brezilya Grand Prix yarışı benim favorimdir; aracı 6. viteste takılı kalmış ama o yarıştan çekilmeyerek tam gaz devam etmiş, tam delilik. Bu yüzden kendi adıma onu F1 pilotları arasında piste saf yarışma dürtüsüyle çıkan, gaza sonuna kadar basmaktan hiçbir zaman çekinmeyen tek isim olarak tanımlıyorum.

Yönetmen Asif Kapadia, kendisine BAFTA’da en iyi belgesel film ödülü kazandıran Senna için çalışmaya başladığında, ilk olarak “neden?” sorusunun peşine düşmüş ve“Senna neden unutulmaz bir isim?” sorusunun cevabını oluşturmaya başlamış. Onun başarılarını, yarışlarını bir bir incelerken de, asıl noktanın “daha başarılı pilotlar varken neden en efsanesi o?” sorusu olduğunu fark etmiş ve her şeyi baştan planlamış.

Spor dünyasının bu büyük ismi, hikayesinin başında genç bir go-kart pilotu olarak karşımıza çıkıyor. Sonrasında Toleman ve Lotus takımları ile F1 dünyasına adım atıyor ve Mclaren’a geçişinin ardından kendi yeteneklerine uygun bir araçla Alain Prost ile ezeli rekabetine başlıyor.

Ayrton Senna - Senna (2010)

Filmin omurgasını oluşturan Senna’nın Prost ile mücadelesinde, irade ve cesaret dolu bir sporcunun yaşamına birinci sıradan tanık oluyoruz ve bu tanıklığımız Senna’nın 1994’de ölümüyle sonuçlanan kazasına kadar devam ediyor. Bu süreçte, spor dünyasına ve Senna’nın özel hayatına dair birçok şeyi de bir arada görmek, her birinin nasıl bir bütünün parçaları olduğunu anlamak belgeselin başarılı kurgusuyla sağlanmış.

Filmin başarısı da aslında bu kurguyu yapabilecek kaynağın olmasına dayanıyor. Senna, her ne kadar bir belgesel film olarak geçse de, belgesel kategorisi ile sınırlandırılamayacak bir film; kurguda bir anlatıcı ve röportaj yok. Tüm film, o döneme ait video kayıtlarından öznel yorumlar katılmadan kurgulanmış. Öyle ki, Senna’nın hayatını konu alacak bir film için Ridley Scott ve Oliver Stone başta olmak üzere birçok isim tarafından girişim yapılsa da, tüm bu içeriğe ve filme ailesinden izin almayı yalnızca bu kurgu başarabilmiş.

F1, sürekli yarışçılarını ve toplantılarını kayıt ettiriyor olmasa, filmde çoğu nokta eksik kalırdı mutlaka. -Kudos F1 Video Team

Senna yalnızca F1 ile alakalı değil, spor dünyasına dair birçok şeyi bir arada görüyoruz. Özellikle spor içerisindeki siyasete değinen bölümler, Senna’nın ülkesi Brezilya’daki konumu ve sosyal yaşamını konu alan bölümler Senna’yı spora ilgi duyan herkesin izlemesi gereken bir film haline getiriyor.

Milk (2008)

San Francisco’daki Castro isimli mahalle, 1970’li yılların başında bir işçi semtiyken, o yıllardan günümüze kadar LGBT hareketinin ve politik aktivizmin en önemli merkezlerinden birisine dönüşmüş. Dünyanın en büyük eşcinsel mahallesi olarak adlandırılan bu bölgede yaşayanlar, son 50 yılda Amerika’da ve dünyada eşçinsel haklarının kazanılmasında büyük işler başarmışlar.

1970’li yılların Amerika’sında, sıradan bir mahallenin nasıl böylesine büyük bir aktivist merkezine dönüştüğünün hikayesi ise çok önemli bir isimle, Harvey Milk ile başlıyor. 1972 yılında New York’taki hayatından kaçarak buraya taşınan Milk, kırklı yaşlarının başında eşcinselliğini gizleyerek yaşayan bir bireyken, LGBT’nin ve aktivizmin sembol isimlerinden birine dönüşmüş.

Hayatında yeni bir sayfa açan Milk, sevgilisi Scott Smith ile beraber Castro Camera isimli bir mağaza açarak bu bölgede özgürce yaşamak isterken, ikilinin eşçinsel olması, bölgenin diğer mağaza sahipleri tarafından meslek birliklerine kabul edilmelerine engel olur. Bunun üzerine Milk, bu bölgedeki eşcinsel nüfusun fazla olmasına güvenerek politik eylemciliğe soyunur ve kendi meslek birliğini oluşturur.

Homofobik olmayan herkesin destek verdiği bu birlik, kuruluşundan itibaren LGBT bireyleri ve destekçileri için bir kalkınma projesine dönüşür. Bölgede bu birliğe üye olan mağazaların müşterileri çoğalırken, birliğe üye olmayan mağazalar kısa sürede batmaya ve kapanmaya başlar. Bunla beraber, Castro Camera’da bölgeye gelen eylemcilerin, çocukların, evsiz gençlerin sığınağına dönüşmektedir…

Harvey Milk (Sean Penn) & Scott Smith (James Franco)

Bir araya gelen bu kadar dışlanmış birey, kısa sürede sayılarını ve güçlerini fark etmeye başlarlar. Çeşitli boykot eylemlerine katılarak büyük başarılar sağlamalarında Milk’in payı oldukça büyük olur. Kitleyi bir araya toplamayı, etkilemeyi ve yönlendirmeyi başaran Milk, LGBT haklarını savunmak amacıyla şehir denetçisi olarak siyasete atılır.

Üç kez seçim kaybetse de, kendisini destekleyen kitle ile beraber yılmadan çalışmalarına devam eder ve 1977 yılında, dördüncü kez girdiği seçimleri kazanarak belediye meclisine seçilen ilk eşcinsel politikacı olur. Bu LGBT bireyleri için çok büyük bir başarıyken, Harvey Milk için Amerika’daki tüm homofobik gözlerin bir anda üzerine dönmesi anlamına gelir.

Cleve Jones (Emile Hirsch)

11 ay görevinde kalan Harvey Milk, bu süre içerisinde bir başka şehir denetçisi olarak Dan White ile çeşitli siyasi çekişmeler yaşar. Bir süre sonra kişisel ticari girişimleri için şehir denetçiliğinden istifa eden White, işlerinin batmasının ardından yeniden göreve dönmek ister ancak kabul edilmez. Bunun üzerine, 27 Kasım 1978’de silahla girdiği belediye binasının içerisinde Belediye Başkanı George Moscone’u ve Harvey Milk’i vurarak öldürür.

Harvey Milk, kısa süreli siyaset hayatına rağmen, ölümünün ardından LGBT bireyleri ve aktivistler için bir sembol haline gelmiş. Bir araya getirdiği kitle onun ardından da, anısına çok büyük eylemlere imza atmışlar. Castro mahallesi ise, bu kitlenin bir araya geldiği ve dünyaya açıldığı kapı olmuş.

Harvey Milk’in ilham verici, mücadele ile dolu hayat hikayesi 2008 yılında yönetmen Gus Van Sant tarafından Milk filmiyle beyaz perdeye aktarıldı. 2009 Akademi Ödüllerine 8 dalda aday olan, en iyi orjinal senaryo ve en iyi erkek oyuncu ödüllerini kazanan filmde, Harvey Milk’e usta oyuncu Sean Penn hayat vermişti.

Filmde, Emile Hirsch, James Franco ve Alison Pill gibi sevdiğimiz isimler de canlandırdıkları eşcinsel karakterler ile başarılı oyunculuklar sergilediler. Özellikle James Franco’yu Scott Smith rolünde görmek epey şaşırtıcı bir deneyimken, Emile Hirsch’in canlandırdığı Cleve Jones karakterinin dışlanmışların vücut dilini harika bir şekilde yansıtması epey dikkat çekiciydi.

Sean Penn’in tüm zamanların en iyi başrol oyunculuklarından birisine imza attığını düşündüğüm film ile Harvey Milk, ölümden 30 yıl sonra da dışlanmış bireylere ilham vermeye devam etti ve bu mücadelesi 2009 yılında Barack Obama tarafından verilen Özgürlük Madalyası ile onurlandırıldı.

The Shape of Water – Suyun Sesi (2017)

1960’lı yıllarda geçen filmde, Elisa Esposito (Sally Hawkins) Amerika’da çok gizli bir araştırma tesisinde çalışan ve günlük rutinini hiç bozmayan sıradan bir temizlikçidir. Konuşma engelli olan Elisa’nın tüm gün beraber çalıştığı iş arkadaşı Zelda Fuller (Octavia Spencer) ve akşamlarını beraber geçirdiği komşusu Giles (Richard Jenkins) haricinde hiç arkadaşı yoktur.

Günün birinde çalıştıkları tesise amfibik bir yaratık getirilir. Esaret altında tutulan ve üzerinde deneyler yapılan bu canlıyı gören Elisa, ona içten bir yakınlık duymaya başlar. Kısa sürede yaratık ile gelişen ilişkileri, yaratığın tehlikeli olduğu gerekçesiyle verilen öldürülme emriyle yeni bir boyut kazanır; Elisa onu hayatta tutmak adına tesisten kaçırmayı göze almıştır…

Elisa Esposito (Sally Hawkins)

Alexander Belyaev‘in Su Adamı isimli kitabından uyarlanan The Shape of Water, BAFTA ve Altın Küre adaylıklarının ardından Akademi Ödülleri’ne de 13 dalda aday gösterildi ve tüm gözler bir anda üzerine çevrildi. Filmin yazarı ve yönetmeni Guillermo del Toro, 2006’daki fantastik drama başyapıtı Pan’s Labyrinth‘in ardından, bu türde bir klasik haline gelecek yeni bir filmle daha karşımıza…

Guillermo del Toro‘nun sineması çok yönlüdür. Kurgusu bu filme göre nispeten oldukça basit olarak nitelendirebileceğimiz Hellboy filmlerinde bile, her sahnenin arka planında yatan bir tema vardır. Hiçbir şeyi açıkça belirtmez, yarattığı tema ile seyircinin o ana adapte olmasını, arka planı içselleştirmesini önemser. Shape of Water’da da soğuk savaştan iletişim sorunlarına kadar birçok konuya, yarattığı karakterlerle ve sahnelerle arka planda değiniyor.

Richard Strickland (Michael Shannon) ve Dr. Robert Hoffstetler (Michael Stuhlbarg)

Pan’s Labyrinth’in arka planında İspanya İç Savaşı yaşanırken, bu filmin arka planında Soğuk Savaş dönemindeki uzay yarışı ve bilimsel araştırma savaşı yer alıyor. Filmin kötü karakteri, tesisin güvenlik sorumlusu Richard Strickland (Michael Shannon) ve onun karşıt karakteri diyebileceğimiz Dr. Robert Hoffstetler (Michael Stuhlbarg) da bu savaştaki tarafları temsil ediyor.

Filmde yine izleyicinin içselleştirdiği arka planlardan birisi de yalnızlık ve iletişimsizlik. Zelda her gün kocasıyla yaşadığı iletişim sorunlarından yakınırken, Giles da cinsel kimliği sebebiyle ötekileştirilmiş ve yalnız kalmış bir karakter. Bir adım daha atarsak, Robert’ın da kendi vatandaşları tarafından ötekileştirildiğini, Richard’ın ailesiyle iletişimsizliğinin onu statü kazanmaya ittiğini söyleyebiliriz.

Richard Strickland (Michael Shannon) & Elisa Esposito (Sally Hawkins) & Zelda Fuller (Octavia Spencer)

Tüm bu arka planların önünde akan hikaye de, kurgusuyla, oyunculuklarıyla, görsel ve ses kalitesiyle izlenilmeyi sonuna kadar hak edecek bir film sunuyor. Sally Hawkins’e Oscar Ödülü getirmesine kesin olarak baktığım mükemmel oyunculuğunun yanı sıra Octavia Spencer da The Help ve Hidden Figures‘ün ardından yardımcı kadın oyuncu rolünde bir kez daha parlıyor.

Sahne tasarımlarının ve renk uyumunun harikalığı biraz Le fabuleux destin d’Amélie Poulain tadında ama kalitesi ondan çok daha yüksek. Tüm bu sahneleri akıcı bir şekilde götüren ve yine biraz Amelie tadında olan ses kalitesi ve müziklerine de ayrıca değinmek istiyorum.

Filmin müziklerinde bu alanda son 9 yılda 9 kez Oscar’a adaylığını koymuş, The Grand Budapest Hotel ile ödülü kazanmış büyük bir ismin, Alexandre Desplat‘ın imzası var. Filmle aynı adı taşıyan bu harika parça filmin açılış sahnesinde yer alıyor ve sesini kısıp izlediğinizde 30 saniye dayanamayacağınız kadar sıradan olayları, dakikalar boyunca hiç sıkılmadan izlemenizi sağlıyor.

Soundtrack albümü hakkında detaylı bilgiyi şurada bulabilirsiniz.

Blue (2017)

2017 yılında Türk sineması için en güzel gelişmelerden birisi olan Blue, yıllar boyunca Kadıköy barlarında hem müziklerini hem de hikayelerini dinlediğimiz iki büyük müzisyenin hayatını beyaz perdeye taşıdı. Belgeselin kalitesi müzik severler için büyük önem taşırken, “Türkiye’de böyle belgeseller olmaz” cümlelerini ağızlarından düşürmeyenler için de bir cevap niteliğindeydi…

Hikayemiz, 1991 yılında iki dahi müzisyenin yolunun Blue Blues Band isimli bir müzik grubunda kesişmesiyle başlıyor. Yavuz Çetin ve Batu Mutlugil‘in 1990 yılında kurduğu müzik grubuna önce Sunay Özgür, ardından da Kerim Çaplı‘nın katılmasıyla yıllarca hafızlardan silinmeyecek, hikayeleri ağızdan ağza dolaşacak olan grubun o ünlü resmi oluşuyor.

Shaft ve Mojo başta olmak üzere eşitli mekanlarda sahneye çıkan grup, o dönemde “inanılmaz” denilebilecek sahne performanslarına ve coverlara imza atıyor. Günümüzde çalsalar dünya çapında ün yakalayacakları bir performansla, çok sabit ve küçük bir dinleyici kitlesine müzik yapıyorlar.

Grubun iki altın isminden biri, albümleri ve trajik ölümü sebebiyle geç de olsa her kuşağın keşfettiği, nispeten herkesin bildiği, şarkılarını dinlediği bir isim Yavuz Çetin.

Grubun parçaları ve albümleri bulunmasa da, Yavuz Çetin solo kariyerinde iki albüme imza atmış bir müzisyen. 1997 yılında çıkardığı İlk isimli albümünü 2001 yılında ölümünün ardından yayınlanan ve hala sıklıkla dinlediğim Satılık isimli albümü izlemiş.

İkinci ismimiz ise hayatının büyük bir bölümünü Amerika’da geçirmiş, Jimi Hendrix ve The Monkees ile beraber çalmış, Hard to Believe‘i bestelemiş ancak bunlara rağmen daha gizemli, içine kapanık ve bilinmeyenlerle dolu bir adam, Kerim Çaplı.

Bu belgesele kadar, ona dair bildiğimiz her şey yalnızca hakkında anlatılan şehir efsanesi tadında hikayelerdi. Tersten klavye çalması, bagetinin biri elinden fırladığında tek baget onaltılık atması, sahneden attığı bagetler ve bakışlar, siz bu yazıyı okurken bile bir yerde anlatılıyordur…

Bu belgeselde ise, onun kimsenin bilmediği hikayesine, ailesine, çocuklarına tanıklık ediyoruz. Çağının ötesinde, yaşadığı topluma ayak uyduramayan bir adamın müzik ile hayata tutunmasını izliyoruz.

Belgesel’de yer almayı en çok hak eden parça, grubun harika yorumuyla Led Zeppelin‘in Moby Dick‘i olsa da, telif hakları için izin alınamadığından dolayı parça belgeselde yer almıyor. Jimmy Page‘in coverı izlediğinde kıskanmış ve izin vermemiş olma ihtimali yüksek. Bu yüzden grubu hiç bilmeyenler ve “belgeseli izlemeli miyim?” diye düşünenler için bu inanılmaz coverı burada paylaşmak istedim.

Bu üzücü olaya karşın belgeselde Kerim Çaplı‘nın hazırladığı ancak hiç yayınlanmamış olan albümünden parçalar yer alıyor. Birçok enstrümanı kendisinin çalıp kaydettiği bu albümün bir şekilde yayınlanması da, belgeseli beğenen bendenizin hayallerinden birisi oldu.

Güverte Film’in sahibi Suzan Güverte‘nin girişimiyle hayat bulan belgesel’in yönetmen koltuğunda Mehmet Sertan Ünver oturuyor. Belgesel’in danışmanlığını ise Yekta Kopan yapmış. Ayrıca anlatıkları ile bizleri o günlere götüren isimler arasında Teoman, Aylin Aslım, Nejat İşler, Melis Danişmend ve Erkan Oğur gibi önemli müzisyenler var. Özellikle Erkan Oğur’un Yavuz Çetin ile beraber yaptığı Dünya parçasını dile döktüğü bölüm, çok etkileyiciydi.

Bu tarz kaliteli işlerin ülkemizde artması adına, belgeseli desteklemek isteyenler iTunes üzerinden ya da Google Play üzerinden satın alarak izleyebilirler.

Icarus – İkarus (2017)

Belgeseller, özellikle de tarihi olayları anlatan belgeseller en sevdiğim film türlerinden birisidir. Spor konulu belgeseller de mesleğim gereği bu alanda en çok izlediklerimden sanırım. Kaliteli yapımlarına doyamadığımız Netflix‘in En İyi Belgesel Film dalında Oscar adayı olan 2017 yapımı belgeseli Icarus da sinemanın niş türlerinden birisi olarak kabul edebileceğimiz bu türde izlediğim son belgeseldi.

Spor haberlerini takip ediyorsanız, 2016 Rio Yaz Olimpiyatları öncesinde yaşanan doping skandallarını ve Dünya Anti-Doping Ajansı’nın (WADA), Uluslararası Olimpiyat Komitesi’ne (IOC) yaptığı Rusya’yı olimpiyatlardan men etme önerisini hatırlayacaksınızdır. Bu olaylar zinciri IOC’nin Rusya’nın olimpiyatlara katılımını onaylamasıyla medyada son bulmuş gözükse de, spor dünyasında durum pek öyle değil.

Skandalların yaşandığı tarihten bugüne sporun içinde olanlar başta olmak üzere, spora ilgili duyan herkesin aklında “yaşananlar gerçek mi?” sorusu yer alıyor. Çünkü dopingin olduğu yerde, dopingsiz yarışan, mücadele eden sporcular için “boşa mücadele ediyorum” düşüncesi, izleyiciler içinse “gerçek olmayan bir şeyi izliyorum” düşüncesi doğar ki, bu düşünceler sporun ruhunu yok edebilecek güçtedir.

Peki ne olmuştu da doping denildiğinde akla gelen ilk isim olan ve Olimpik branşlardaki her sporcudan istediği yerde test için örnek almaya yetkisi bulunan WADA, bir ülkenin Olimpiyat Oyunları’ndan men edilmesini önermişti? Gerekçesi, kanıtları neydi? İşte Icarus tüm bu olayların arka planını, olayların merkezinde bulunan adamın ağzından dinleyebileceğiniz bir belgesel. Continue reading

The Post (2017)

1971 yılında, Vietnam Savaşı‘nın en kızgın döneminde orduda analist olarak görev yapan Daniel Ellsberg, Pentagon’a ait çok gizli belgeleri New York Times gazetesine sızdırır. Tarihe Pentagon Belgeleri adı ile geçen, Amerika Birleşik Devletleri – Vietnam ilişkilerini konu olan bu belgeler dönemin savunma bakanı Robert McNamara tarafından hazırlatılmış analiz raporlarıdır.

Daniel Ellsberg’in belgeleri sızdırma sebebi, belgelerde Amerika’nın savaşı kazanamayacağının en başından beri bilindiğinin yer almasıdır. Dahası, savaş bu bilgiye sahip olan Amerikan Başkanları Harry S. TrumanDwight Eisenhower ve John F. Kennedy tarafından körüklenmiş ve Amerikan askerleri Vietnam’a resmen kaybedecekleri bir savaş için ölüme gönderilmişlerdir. Continue reading

Visages Villages – Mekanlar ve Yüzler (2017)

En iyi belgesel dalında Oscar’a adaylığını koyan Visages Villages‘a daha önce kısaca değinmiştim. Aktivist eserleri ile tanıdığım ve uzun süredir yakından takip ettiğim genç sanatçı JR‘ın 88 yaşındaki efsane sanatçı Agnes Varda ile beraber hazırladığı bu harika belgeseli, Film Ekimi kapsamında Beyoğlu Atlas Sineması’nda izleme fırsatı bulmuştum.

Bir insanı tanımanın en iyi yollarından birisinin onunla beraber seyahate çıkmak olduğu söylenir. Fransız sinemasındaki Yeni Dalga Akımı’nın öncülerinden, büyükanne Agnes Varda ile genç kuşağın parlak ismi JR’ın yolculuğu da bu fikir üzerinden doğuyor. İkili, değişik iki kuşaktan sanatçının birbirini tanıması fikri ile bir araya geldiğinde bunu nasıl yapabilecekleri üzerinde düşünürken, yolculuk fikrini JR ortaya atıyor. Continue reading

Dunkirk (2017)

Kariyerinde hiçbir başarısız filme imza atmamış ender yönetmenlerden birisi olan Christopher Nolan‘ın 2. Dünya Savaşı ekmeğinden biraz da ben yiyeyim diyerek çektiğini düşündüğüm Dunkirk, en iyi film, en iyi yönetmen ve en iyi film kurgusu başta olmak üzere 8 dalda Oscar’a adaylığını koydu.

II. Dünya Savaşı sırasında Almanya’nın yıldırım savaşı ile Belçika’yı teslim olmaya zorlaması ve hızlı bir şekilde ele geçirmesi, Almanları durdurmak için Belçika’yı işgale hazırlanan müttefik kuvvetleri için büyük bir şok olmuş. Alman orduları Belçika üzerinden yaptıkları manevra ile müttefik kuvvetlerin bağlantısını keserek 400.000 kişilik İngiliz ordusunu ve diğer müttefik askerlerini Dunkerque çevresinde içinden çıkılması imkansız görülen bir kıskaca almış. Continue reading

Lady Bird – Uğur Böceği (2017)

Oscar adaylarının açıklanmasının ardından, izlemediğim filmlerin arasından yaptığım bir seçkiyle, törene kadar izlenecek filmler listemi oluşturdum. 15 Şubat’ta başlayacak olan !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali‘nin açılış filmi de olması sebebiyle, listeden izlediğim ilk film, en iyi film ve en iyi kadın oyuncu başta olmak üzere 5 Oscar adaylığı bulunan Lady Bird oldu.

2012 yapımı Frances Ha ile gönüllerde taht kuran Greta Gerwig‘in dokuz yıl aradan sonra gelen ikinci yönetmenlik denemesi olan film, samimiliği ve gerçekçiliği ile birçok eleştirmen tarafından yılın filmi olarak gösterilse de, tarafımdan pek beğenilmediğini baştan belirteyim. Sanırım bu da, çok beğenmediğim bir film hakkında yazdığım ilk yazı oluyor. Continue reading