Kısa Kısa – 8

Kara Kule Serisi’nin sinema uyarlamasını yıllardır istediğim için, The Dark Tower‘ı film haberini aldığım günden beri merakla bekliyordum. Çıktığı gün sinemada izlemeye fırsat bulamadığım film hakkındaki yorumları okuduğum anda, sinemada izlemekten vazgeçmiştim; büyük bir beklenti içerisindeydim ve filmin bunu karşılamayacağını anlamıştım. Bu yüzden izlemek için epey bir zaman bekledim ve geçtiğimiz günlerde nihayet izledim. Vasatın da altında bir uyarlama nasıl yapılır sorusunun cevabı olan filmde tek sevdiğim şey, final combat oldu. Roland ve Walter’ın dövüş sahnesi hatırına 6/10 puanladım.

Ben daha kısa bir süre önce Deadpool‘u saymazsak Marvel’ın filmlerinin hiçbirinin beklentilerimi tam anlamıyla karşılayamadığını söylememiştim ya, saymazsak kelimesinden öncesine Spider-Man: Homecoming‘i de ekleyebiliriz. Hiçbir beklentim olmadan izlediğim filmi oldukça beğendim. Senaryo, espriler, görsel ve ses kalitesi, her şey tam puan ama Peter Parker rolüne Tom Holland hiç olmamış. Daniel Radcliffe gibi, bu çocuğu da filmlerde büyütmeyi planlıyorlar sanırım.

Continue reading »

Kısa Kısa – 7

Basit, çok sevdiğim bir kelime oyunu vardır: söylediğiniz bir kelimeye karşılık, karşınızdaki aklına gelen ilk şeyi hiç düşünmeden söyler. Dünyada insanların birbirini daha iyi tanıyabilmek adına sıkça oynadığı bir oyundur. Bazen çocuklar ile oynar, farklı nesneler arasında ne denli değişik bağlantılar kurabildiklerine şaşırırım. Örneğin, “kağıt” dediğim zaman, birçok insan “kalem” yanıtını verecekken bir çocuk “zürafa” demişti (okulda hayvan şekillerini koyup kağıt kesmişler ve oradan aklında kalmış). Bu örnekteki yakın geçmiş faktörünü bir kenara bırakırsak, oyunda, nöronlar arası bağlantı ne kadar güçlüyse, kişi birbirine uzak nesneleri o derece ilişkilendirebiliyor.

Yeni tanıştığım birisi, bir saat boyunca dedikodu yaparken, kendimi bir saat boyunca sıkılmadan dedikodu dinler bir halde buldum. Anlattığı olayları bilmediğim, kişileri tanımadığım için, ağzım açık dinlememin sebebi, anlatımıydı. Bir kişiyi ya da durumu anlatırken o denli alakasız nesneler ile betimleme yapıyordu ki, şaşırıp kaldım. Kollarının tamamında dövme olan bir kızı, “kızın kolları Ikea’nın çocuk bölümündeki tahtalar gibi, her şey çizilmiş, boş yer yok” cümlesiyle betimlemesi, beni benden aldı. Gogol‘un Ölü Canlar‘da yaptığı betimlemeler, onun yanında değersiz kalır diye düşündüm. Kendisiyle bir daha karşılaşırsak, yukarıdaki oyunu oynamayı teklif edeceğim.

Bu yıl, 29 Eylül – 8 Ekim tarihleri arasında gerçekleşecek Film Ekimi‘nde epey sağlam filmler yer alıyor. Benim heyecanla beklediğim en önemli film ise, yönetmenliğini Agnes Varda ve JR‘ın beraber yaptığı Faces Places (Fransızca: Visages Villages, Türkçe: Mekanlar ve Yüzler) isimli belgesel.

60 yılı aşkın bir süredir sinemadan fotoğrafa, video yerleştirmeden heykele çeşitli yapıtlar üreten 88 yaşındaki efsane Varda, aktivist eserleri ile tanıdığımız genç JR ile beraber Fransa’nın köylerini gezerek fotoğraf çekimi yaptı. Belgesel, iki çok özel sanatçının sanat, yaş almak, paylaşmak ve gezmek hakkında yarattıkları son derece özel bir günce-gezi filmi. Cannes’ta Altın Göz Belgesel Ödülü’nü de kaptı. Continue reading »