Zihin Okuma Bulunsa Bile…

Zihin okuma bulunsa bile, birilerinin kafamdan geçenleri anlayabilmesi için Klingonca öğrenmesi gerekirdi. Bunu hissedersem de, sanırım kendi dilimi yaratır ve o dilde düşünürdüm. Hem ben, dilin aksine beyin frekanslarının da tıpkı DNA gibi her insanda farklılık gösterdiğine inanıyorum.

Bence, her insandaki alfa, beta, delta ve diğer keşfedilen frekansların %99.9’u aynı olsa bile, iki kişinin ayırt edilmesine yetecek kadar frekans farklılığı vardır. Bu sebeple, zihin okuma bulunsa bile, herkes için ayrı bir anahtar gerekeceğinden, uygulama pek pratik olmazdı düşüncesindeyim.

Yanlışı Meşrulaştırmak

Bazen bir şey yazdığımızda, bir eleştiride bulunduğumuzda birisi çıkıp hemen şöyle bir cümle kuruyor: “sanki her şey tamam da, bir bu eksik!” Mantıksal anlamda baktığımızda, bu cümleyi kuran kişiler, olayları önem sırasına koyan ve önem sırasına göre davranışlarını belirleyen kişilerdir. Ben ise, yanlışlar konusunda böylesine seçici bir karşı duruşla bir yere varılamayacağı düşüncesindeyim.

Bir yanlış, daha önemli başka yanlışlar var denilerek meşrulaştırılmamalıdır. Hepsinin adı üstünde zaten, yanlış! Büyük-küçük demeden her yanlışa karşı durmak gerekir. Toplum olarak ancak bu şekilde bulunduğumuz konumdan daha iyi bir konuma gelebiliriz.

Tartışmanın Kazananı Dinleyicidir

Son günlerde tartışma programlarına merak sardım ve Youtube üzerinde çeşitli konularda tartışma videoları izliyorum. Bir genelleme yaparsak, elbette ki tartışmaların kesin bir kazananı yok ama, buna rağmen izlemeyi faydalı buluyorum. Çünkü, kesin bir kazananı olmayan tartışmaların, izleyicinin kendi düşüncelerini şekillendirmesinde büyük bir rol oynadığını düşünüyorum.

Yani, tartışmanın kazananın izleyiciye göre göreceli olduğunu ve bu durumun çıkar sağlayıcısının tartışan kişilerden çok tartışmaya katılmayan kişiler olduğunu düşünüyorum. Tartışmanın kazananı dinleyicidir.

Atatürk Neden Bay ve Bayan Demiş? Kadın Terimini Neden Kaldırmak İstemiş?

Atatürk’ün “Bay” ve “Bayan” Terimleri Hakkındaki Görüşü başlıklı yazımın kaynağı ile ilgili bir eleştiri olmuş. Kaynak ben değilim ve yazımda kaynağı belirtmiştim ama gözden kaçtığını düşünerek detaylıca belirtmek  istiyorum. Nuri Ulusu, 12 yıl Atatürk’ün kütüphanecisi olarak görev yapmış , sırlarını paylaşmış ve öldüğünde yanı başında ağlamış bir isim. Atatürk ile çeşitli anılarını paylaştığı Atatürk’ün Yanı Başında isimli kitabı, Atatürk’ün günlük yaşantısına ışık tutan önemli eserlerden birisidir. Nuri Ulusu’yu biraz daha yakından tanımak isterseniz, aşağıdaki videoyu izlemenizi tavsiye ederim.

26 Kasım 1934 tarihinde yayınlanan 2590 sayılı kanunla, Ağa, Hacı, Hafız, Hoca, Molla, Efendi, Bey, Beyefendi, Paşa, Hanım, Hanımefendi ve Hazretleri gibi lakap ve unvanlar kaldırılmış, erkek ve kadın vatandaşların kanunun karşısında ve resmi belgelerde yalnız adlarıyla anılması belirlenmiştir. Bunun sebebi nedir, bu kanunun “bay” ve “bayan” terimleri ile ne ilgisi vardır, açıklamak istiyorum.

Kurtuluş Savaşı’nın öncesindeki dönemde, halkın büyük bir kısmının cahil oluşu toplum içerisinde büyük bir sınıf ayrılığı yaratmıştı ve bu sınıf ayrılıkları gündelik hayatta en çok hitaplarda kendini belli ediyordu. Örneğin efendi terimi eğitim görmüş kişilere söylenirdi. Bey terimi ise Anadolu’da bölgenin ileri gelen isimleri için kullanılırdı. Bu terimler gibi paşa, şeyh vb. birçok hitap, birçok terim, aslında sınıf ayrılıklarını ortaya koyan terimlerdi.

Toplumsal sınıf ayrılıkları yaratan bu terimler gibi, doğrudan kadınları küçük düşüren ve cinsiyetçi sınıf ayrılığı yaratan terimler de vardı. Şöyle ki, o dönemde kadın ve hanım terimleri kadına duyulan saygıyı yansıtmıyor, tam tersine  “kadına sahip olma, kadını erkekten küçük görme” anlamı taşıyordu. Hatta kadın sözcüğü, “kızlığını yitirmiş olan” anlamına bile geliyordu. Yani bu terimler sözlük anlamlarını değil, toplum tarafından kendilerine yüklenen anlamları taşıyorlardı.

Bunu daha iyi açıklayabilmek için güncel bir örnek vermek istiyorum. Elli yıl önceye gidip birisine çomar diye hakaret etseniz, karşınızdaki kişi en fazla kendisine köpek dediğinizi düşünür, buna göre tepki verirdi. Ancak malumunuz, yaşadığımız toplumda bir kesim bu kelimeye başka bir anlam yükledi ve bu kelime artık bizler için sözlükte olan anlamını değil, üzerine yüklenen anlamı taşıyor. İşte o dönemdeki, kadın, kız, hanım terimleri de böyleydi. Toplumun kendilerine yükledikleri, hoş olmayan anlamları taşıyorlardı.

Atatürk’ün amacı, bey, beyim, efendi, kadın, hanım gibi tüm bu terimleri o günkü hafızadan silmek; bu sayede taşıdıkları çirkin anlamları yok etmek ve yeni terimler ile toplumun zihninde beyaz bir sayfa açarak toplumsal eşitsizlikleri ortadan kaldırmaktı. Bunu yaparken ortaya attığı bay ve bayan terimlerini de şöyle açıklıyordu: “Bay ne demektir, biliyor musun? Dur bekle, cevabını ben vereyim. Saygıya, hürmete layık insan, erkek demektir; bayan da, aynı saygı ve hürmete layık olan kadın demektir.”

Bakın dikkat edin, bay ve bayan için aynı saygı ve hürmete layıktırlar diyor. Erkeği kadından ayırıp daha üstün görmüyor. Nitekim “bir kadını evlenmeden önce ve sonrasında iki ayrı insan saymak bence çağdışı bir olaydır” cümlesiyle, kadınlara duyduğu saygıyı da fazlasıyla kanıtladığını düşünüyorum.

Kısacası, burada terimler değil niyet önemlidir. Atatürk’ün niyeti, o günün toplumunda neredeyse hakaret anlamına gelen kadın ve hanım gibi terimlerden kadınları kurtarmaktır ve bunu yaparken de kullanılacak yeni terimler için yalnızca tavsiyede bulunmuştur, “kararı zaman içinde milletim versin” demiştir.

Günümüz toplumunda ise durum tam tersine dönmüş durumda; toplumun bir kesimi, “bayan” kelimesinin kadınları küçültücü anlamı olduğunu söylüyor ve öneri olarak da “kadın” kelimesini sunuyor. Aslında bu sosyolojik açıdan oldukça doğal bir durum. Bugünlerde “kadın” terimini benimser ve kullanmaya başlarsak, bu terimin zaman içerisinde yeniden küçültücü anlamlarla dolmayacağının ve bundan elli yıl sonra bir grubun “bayan” terimini geri istemeyeceğinin garantisini verebilir misiniz?

Her Şey Dahil

İstiklal’in başında, tramvay durağında oturmuş insanları inceliyorum. Durağın sol tarafında bir japon fotoğrafçının tramvay giderken peşinden koşmaları için sokak çocuklarına para verdiğini görüyorum önce. Fotoğrafçı ve çocukların hayatları üzerine kafamda birçok şey kurduktan sonra yavaşça yeni hedefime kilitleniyor gözlerim. Bir başka fotoğrafçının isimsiz bacakları da kadrajında bırakarak rayları fotoğraflamasını izliyorum bir süre. Tam sıkılıyorum dediğim anda bir kestanecinin tutturduğu tanıdık bir ritim geliyor kulağıma; bir kafkas müziğine ait oldukça eğlenceli bir ritim. Maşanın tahtaya vuruşuna bakarak hatırlamaya çalışıyorum ama çıkaramıyorum müziği. Sıkılıyorum, “boşver” diyorum ve devam etmek için kafamı çeviriyorum…

İnsanları inceleyen insanı inceleyen bir insan duruyor karşımda. Tepesinde “İstiklal Caddesi” yazan tabelanın bulunduğu mavi direğe yaslanmış bana bakıyor. Saçlarını ve alnını örten kapşona sahip siyah paltosu dalgalanıyor hafif rüzgârda. Ağır olduğu belli olan çantasını desteklediği siyah elini kaplayan yırtık eldivene takılıyor önce gözüm. Sonra diğer elinde sıkıca tuttuğu bir kartiviz görüyorum, “yer soracak herhalde” diyorum içimden. Haklı çıkıyorum, yamalı pantolonuyla uyumlu spor ayakkabılarına geldiğimde harekete geçiyor ayakları…

Sanki az önce bana bakan insan o değilmiş gibi, on saniye boyunca onu inceleyen ben değilmişim gibi rahatça yanıma oturuyor.  Bir süre umursamazca sağa sola baktıktan sonra elindeki kartla oynamaya başlıyor. Dayanamıyor sonunda, derin bir nefes alıyor ve bana dönerek beklediğim soruyu soruyor. Aslında beklediğim sorudan daha basit bir soru soruyor. Basit sorusunun cevabından önce aksanını süzüyorum beynimde, filmlerden pek tanıdık gelmeyen bir aksanı var;  ten rengiyle birleştirerek “kuzey afrika” olmalı diyorum. Kafamı çevirip en doğal yüz ifademi takınarak cevap veriyor, tramvayın tünele gittiğini söylüyorum. Bir saniye duraklıyor, “tam tahmin ettiğim gibi” dercesine rahatça kafasını sallıyor ve teşekkür ettikten sonra boşluğa bakmaya devam ediyor. O bir saniyelik duraklamadan istediği cevabı alamadığını anlıyorum. Sormaya devam edebilmesi için oldukça sıcak bir sesle “önemli değil” diyor ve “nasıl yardımcı olabilirim?” dercesine suratına bakmaya devam ediyorum. Tekrar bana dönüyor yüzünü. Birkaç saniye suratıma baktıktan sonra nereli olduğumu soruyor. Cevabımı aldıktan sonra da cevaptan oldukça  memnun bir şekilde kafasını sallayarak kendisinin de Mısır’lı olduğunu söylüyor. Ona ayak uydurmak için ben de kafamı sallıyorum. Gülümsüyor. Elinde sıkıca tuttuğu o kartı göstermesi için yeterli güvenli vermiş olacağım ki, kartı uzatarak nasıl gidebileceğini soruyor sonunda…

Kart yabancı bir isme ait, adres ise daha önce duymadığım bir plaza. Bilmediğimi söylüyorum, gülüyor. Bu sefer saniyeyle değil, saniselerle yakaladığım bir hayal kırıklığıyla önüne dönerek boşluğa bakmaya devam ediyor. Garip hissediyorum bir an. Ne yapacağımı bilemiyorum. Saatime bakıyorum, telefonumla oynuyorum. Konuşmak için arkadaşımı arıyorum ama o da telefonu açmayınca bu sıkıntılı adamla konuşmaya devam etme kararı alıyorum. İlk gördüğüm andan itibaren sormak istediğim o soruyu sorduğumda başlıyor hikayesini anlatmaya: “neden buradasın?”

Masud, Asvan’da iyi bir hayatı olan profesyonel bir tiyatro oyuncusuymuş. Yazın katıldığı bir çekiliş sonucunda “her şey dahil” 20 günlük Türkiye tatili kazanmış. Bu Türkiye’deki 12. günüymüş aslında. 10 gün Antalya’da çok keyfili zaman geçirmiş ve ardından bir önceki sabah İstanbul’a gelmiş. Asıl hikayesi de burada başlıyor Masud’un, yani İstanbul’da. İstanbul’a geldiğinde ilk süprizle karşılaşmış Masud, “her şey dahil” dedikleri İstanbul tatili için gezi parası alınacağı söylenmiş kendisine. Yanında çok parası olmadığı için de İstanbul’daki tek tanıdığından, çok yakın bir aile dostundan para istemek için dün sabah yola düşmüş. Tüm gün süren aramasının ardından bulamadığı garip isimli plazayı ve adamı unutup kaldığı otele dönme kararı almış sonunda. Ama burası İstanbul tabii, “her şey dahil” bu tatile.

Dönüşte Galata Kulesi civarında önünü kesip parasını istemişler Masud’un. Karşı koymaya çalışınca döverek almışlar ve hatıra olarak eline derin bir kesik bırakmışlar. Derdini anlatmış. Polisler pasaportunun ve diğer evraklarının çalınmadığını öğrenince cebine 50TL koyup otele bırakmışlar Masud’u. Hızsızları aradıklarını ve kendisine haber vereceklerini de söylemişler tabii. Ama Masud girememiş o otelin kapısından. O garip isimli adamı ve plazayı aramaya çıkmış tekrar. Tüm gün umutsuzca her yerde aramış. Şimdi ise kendisini dövüp parasını alanları bulma umuduyla Galata Kulesi’ne gidiyormuş.

Hikayesini bitirdi Masud. Sonuna kadar hiçbir şey demeden dinlemiştim, diyecek bir şey de gelmiyordu aklıma; “gitme!” demek dışında tabii. Onu da desem ne olurdu ki, dinlemezdi beni. Ben diyecek bir şey düşünürken tramvay gelmiş, sol tarafta yolcularını boşaltıyordu. Sona gelmiştik artık. O da bir şey diyemeyeceğimi anlamış olsa gerek, yeniden boşluğa daldı. Tam kendimi toparlayıp bir şeyler söylemek için ağzımı açıyordum ki, elini cebine atıp cebini karıştırmaya başladı. Biraz bozuk para çıkarttı cebinden. Tramvay için ne kadar gerektiğini sordu. 1.5 TL’yi avucunun diğer köşesine ayırmamla ayağa kalkıp kestaneciye doğru yürümesi bir oldu. Duygusal bir film izler gibi adımlarını izliyordum sadece. 4.5 TL’ye kestane aldı, hiçbir şey olmamış gibi geldi ve yanıma oturdu tekrardan. Gözlerim dolmuş, boğazım düğümlenmişti…

Tramvay tam önümüze gelmiş, yolcu almaya başlamıştı sonunda. Az önceki şeyleri hiç yaşamamışız gibi, gülerek suratıma baktı. Gülümsemesi kahkahaya dönüştü, uzun bir kahkaha attı. Kahkahası bitince de kestane uzattı bana. Bir kestane alıp ağzıma atmamla cevap veremediğim son cümlelerini kurması  bir oldu.

Merhaba. Ben Asvan’dan Masud. Ben profesyonel bir tiyatro oyuncusuyum.

Hareket eden tramvaya atladığında ağzımda kestaneyle aptalca onu izliyordum. Vatmana kağıt para uzattı ve camdan dostça gülümsedi bana. Kestaneyi zorlukla yuttum. Sonunda her şeyi tam olarak anlamıştım. Yüzümde aptal bir gülümsemeyle veda ettim Masud’a. Tramvay yavaşça uzaklaşmaya başladı. Ardından koşan sokak çocuklarıyla beraber tabii…