Kısa Kısa – 12

Camel konseri geçti ama etkileri üzerimden geçmedi. O akşamki coşkuyu, enerjiyi, mutluluğu her gün hissetmek için aralıksız konser kayıtlarını dinliyorum. Konsere dair sayısız video ve resim ProgTurk grubunda paylaşıldı ve paylaşılmaya devam ediliyor. Bununla beraber, önümüzdeki sezonlarda olması muhtemel konserler için de bir anket yapılıyor. En çok istenilen sanatçılar / gruplar için taleplerde bulunulacak. King Crimson, David Gilmour ve Eloy’un başı çektiği listede Uriah Heep ve The Tea Party biraz aşağılarda kaldı, sevenlerine duyurulur.


Kısa Kısa 11 içerisinde bahsettiğim Olmaz Öyle Saçma Şey’den aldığım tavsiye ile Netflix’in kült dizisi House of Cards‘ı izlemeye başladım. Henüz ikinci sezonda olsam da diziyi oldukça beğendiğimi söyleyebilirim. Michael Dobbs‘ın romanından ve aynı isimli BBC mini dizisinden uyarlanan politik dram türündeki dizi, gözünü ABD başkanlık koltuğuna diken Frank Underwood isimli hırslı bir politikacıyı konu alıyor.

Emmy ve Altın Küre ödüllü dizi, usta yönetmen David Fincher‘ın girişimiyle hayat bulmuş ve dizinin ilk iki bölümünün yönetmen koltuğuna da kendisi oturmuş. Bu yıl içerisinde 6. sezonu yayınlanacak olan diziye başrol oyuncusu Kevin Spacey hakkında çıkan taciz iddiaları sebebiyle iptal kararı verildiği söyleniyor olsa da, Netflix’te bu konuda resmi bir açıklama bulamadım. İptal ediliyor olsa da olmasa da, yayınlanan sezonlarıyla izlenmeyi sonuna kadar hak eden bir dizi olduğunu düşünüyorum.


Bu serinin ilk yazısında 27 Eylül 2017’de raflarda yerini alan Bruce Springsteen otobiyografisi Born to Run‘dan bahsetmiştim. Ülkemizde yayınlanmayacağını düşündüğüm kitabı, geçtiğimiz günlerde bir kitapçıda Türkçe olarak gördüğümde epey şaşırdım.

Daha önce Christopher Andersen imzalı Mick Jagger biyografisi Vahşi YAŞAMIN Ortasında Bir Çılgın Dahi‘yi Türkçeye kazandıran Doğan Kitap, patronun otobiyografisini de es geçmeyerek orjinal adıyla dilimize kazandırmış. Geçtiğimiz yıllarda Miles Davis ve David Bowie kitaplarıyla Encore Yayınları da güzel bir müzisyenler dizisi başlatmış ancak arkasının gelmemesiyle hayal kırıklığına uğramıştım. Umuyorum ki Doğan Kitap’ın bu müzik dizisinin devamını görebiliriz.


Kitap demişken, uzun süredir dönüp dönüp okuduğum, şu sıralar ise ülkenin malum gündeminde elimden düşüremediğim bir başyapıtı, Elias Canetti‘nin Kitle ve İktidar‘ını tavsiye etmek istiyorum.

Yazar, hayatının 30 yılını ayırarak hazırladığı bu eserde, “kitle” ve “iktidar”ın birbirlerini nasıl etkileyip çoğalttığını ve insanlar arasındaki “emir” ve “itaat” ilişkisinin nasıl biçimlenerek saldırganlık mekanizmalarına dönüştüğünü anlatıyor. Kelimenin tam anlamıyla “benzersiz” sıfatını sonuna kadar hak eden kitabı okurken, ülkemizde yaşandığına şahit olduğum ya da hikayelerini duyduğum olaylardaki iktidar faktörünü çok daha iyi kavrıyorum.

Dilimize Gülşat Aygen tarafından çevrilen eser Ayrıntı Yayınları tarafından basılmış. Kitle ve İktidar’dan sonra Canetti’ye doyamazsanız, yazarın denemelerini içeren, Sözcüklerin Bilinci‘ni (Sel Yayıncılık) okumanızı da tavsiye ederim.


Dizilerden ve şu sıralar ülke gündeminde olan siyasi programlardan / videolardan dolayı film izlemeye pek vakit ayıramadım. Zaten ülke gündemi de sonu umut vadeden bir komedi filmi havasında eserken, film izleyememenin büyük bir kayıp olup olmadığı konusu tartışılabilir. İzlediğim üç film, Ah-ga-ssi, Deadpool 2 ve Hokkabaz oldu. (Afişlere tıklayarak IMDB sayfalarına ulaşabilirsiniz)

2016 yılında gösterime giren Ah-ga-ssi, Oldeuboi filmiyle aklımızı başımızdan alan Güney Koreli yönetmen Chan-wook Park‘ın, Sarah Waters’ın Ustaparmak isimli romanından uyarlayarak çektiği ve Cannes’da en iyi sanat yönetmeni ödülüne layık görüldüğü son filmiydi. Film, kendisini kont olarak tanıtan bir dolandırıcının, gizemli ve saf görünen Japon Leydi Hideko’nun yanına yerleştirdiği bir hizmetçinin anlatımıyla, bu üçlünün ilginç ilişkisini konu alıyor. Kitapta Londra’da geçen hikayeyi ünlü yönetmen Kore’ye uyarlayarak tarihi biraz geriye çekmiş. Başta biraz sıkıcı gelen film, ilk sürpriziyle beraber beni şaşkına çevirerek sürekli olarak tahmin yapmaya zorladı. Her tahminimde beni yanıltan film, senaryosuyla ve Japon kültürüne sanatsal yaklaşımıyla izlenmeyi hak ediyor.

Deadpool 2‘yi ilk film kadar beğenmedim. İlk filmde göndermeler tuttuğu için, ikinci filmi tamamen bunun üzerine kurmuşlar; filmin her karesinde bir gönderme vardı resmen. Yine komik olmuş, güldük, eğlendik ama o ilk filmdeki aykırılık yoktu. Güzel bir anti-kahraman filmi beklerken sıradan bir kahraman filmi izledik. Tam anlamıyla memnun kaldığım tek şey seçilen müziklerdi ki, Enya, Peter Gabriel ve Pat Benatar gibi isimlerin hatırına 7/10 puan verdim.

Cem Yılmaz‘ın Hokkabaz‘ını yıllar sonra yeniden izledim. Bana bıraksalar, tüm filmleri arasından bu filmi çekip ayrı bir rafta sergilerim. Her Şey Çok Güzel Olacak da dahil, hiçbir filminde tam anlamıyla yakalayamadığı, sinemada çok zor bulunan bir samimiyet vardır Hokkabaz’da. O gözlük muhabbetleri, yol halleri ve sahnedeyken üstlendikleri sorumluluk, izlerken bana ayrı bir tat verir.


Malum, seçimler yaklaşıyor. Önceki seçimlerde oy verdiğim partinin ya da fikrin kazanacağına dair bir umudum olmasa da, hemen hemen her seçimde görev aldım. Bunun sebebi, fikirlerin doğru-yanlış olduğunu tartışmadan önce, insanların onları özgürce dile getirebileceği bir ortamın gerekliliğine inanmamdı. Yani, biz sandıkta duralım, insanlar sandığa güvensin, özgürce oyunu kullansın, kullandıkları oylar korunsun da, sonuç ne çıkarsa çıksın diye düşünüyordum. İstediğim gibi çıkmayan sonuçların biz bunu sürdürdüğümüz sürece bir gün istediğim gibi çıkabileceğini umut ediyordum.

Her seçimde olduğu gibi bu seçimde de görev aldım, bu kez diğerlerinden farklı olarak ülke adına ilk defa bir seçimde umutluyum. Bu yüzden yukarıda bahsettiğim konuda bir hatırlatma yapmak, duyuruda bulunmak istiyorum.

Hangi siyasi düşünceleri paylaşırsanız paylaşın, lütfen öncelikle kendinizin ve diğer insanların oylarının, yani düşüncelerin özgürce dile getirilebildiği bir sistemin savunucusu olun. Adil bir seçim için mücadele edin, savunduğunuz görüşün şaibeler ile başa gelmesine müsaade etmeyin. Sandıklarda görev alın, görev almamış olsanız da gidin sandıkların başında durun, sayımları kapıdan izleyin, oylar götürülürken takip edin. Düşüncelerin özgürce çarpışmadığı bir yerde, kimse özgür olamaz.


Kısa Kısa – 11

Normalde yapamam gereken şeyler biriktiği zaman, önem sırasına dizer ve öyle yaparım, günlük yaşantımdan pek taviz vermem. Şu sıralar ise yapmam gereken bir milyon tane şeyin hepsi önem sırasına konulamayacak kadar acil şeyler olduğu için, gece-gündüz kavramım pek kalmadı. Buraya bir şeyler yazmaya, bir şeyler paylaşmaya zihnim pek müsait olamadı. Kendime tatil verdiğim bu günde ise, fırsatı değerlendirip kısa kısa bir şeyler paylaşmak istedim.


Yılların ardından kitap sitelerinin en büyük eksikliklerinden birisi nihayet giderildi. Fark ettiniz mi bilmiyorum, bir süredir kitap satış sitelerinin tanıtım bölümlerinde, kitaba dair editör, çevirmen, kapak tasarımcısı gibi bilgilere özellikle yer veriliyor. Bu yasal bir zorunluluk olduğu için mi başlatıldı, yoksa emek verenlere saygı niteliğinde mi başlatıldı bilmiyorum ancak oldukça hoşuma giden bir güncelleme oldu. Edebiyatımızın değerli emektarlarına her daim hak ettikleri, güzel bir saygı duruşu…


Yakın dönemde izlediğim filmlerden bazılarını paylaşmak istiyorum, IMDB sayfaları için afişlere tıklayabilirsiniz. Netflix’te görerek meraktan izlediğim How the Beatles Changed the World başta olmak üzere, The ForeignerThe Equalizer, Black Panther ve yıllar sonra ikinci kez izlediğim Public Enemies beğenmediğim filmlerdi. Bunların arasında yalnızca The Equalizer bir nebze izlenebilir ki, izlenme sebebi de açılış sahnesi başta olmak üzere birçok sahnede dikkat çeken kamera hareketleri diyebilirim.

En iyi spor belgesellerinden birisi olarak gösterilen Senna, 4 Oscar adaylığıyla 2016’nın en başarılı filmlerinden olan Hell or High Water ve Marvel filmlerin artık vurdulu kırdılı olmaktan çıkarak anlam dolu olacağının sinyallerini gönderen Avengers: Infinity War ise oldukça beğendiğim filmlerdi ki, üçü hakkında da uzun uzun yazacağım.


Geçtiğimiz ay, Ekşi’de buyrun benim konuğu olan İlker Canikligil vasıtasıyla İstanbul Film Akademi‘nin Youtube kanalıyla tanıştım. Olmaz Öyle Saçma Şey programı başta olmak üzere kanaldaki bütün videoları kısa sürede yiyip bitirdim. Eğlenceli olduğu kadar bilgilendirici de olan Olmaz Öyle Saçma Şey’de, sinemaya dair çeşitli konularda sohbetler dönüyor. Bu konular teknik konular olduğu gibi, zaman zaman magazinel konular da olabiliyor.

Videoların en güzel yanı, teknik konularda İlker Hoca’nın her şeyi, (Nazım hariç) herkesin anlayabileceği seviyede anlatabiliyor oluşu sanırım. Hiç ilgim yokken ilgi duyup, bir sürü şey öğrendim.


Daha önce çok beğendiğim, 2017’de Türk sineması için önemli bir yapıt olarak gördüğüm Blue’dan bahsetmiştim. Belgeselin yapımcısı Güverte Film, Blue’nun ardından Süleyman Seba‘yı ve Metin, Ali, Feyyaz üçlüsünün dönemini konu alan bir Beşiktaş belgeseli için kolları sıvamıştı. Merakla beklediğimiz Kolej Havası isimli filmin, takımın 115. yaşında, 19 Mart 2018 tarihinde gösterime girmesi bekleniyordu ancak hevesimiz havada kaldı.

Blgesel ile ilgili hiçbir haber bulamayınca, yaptığım araştırmada Sinema Eseri Yapımcıları Meslek Birliği’nden destek alamadığını gördüm. Sorunun finansal olduğunu düşünerek, kısa sürede kaynak bulunması ve Blue’da olduğu gibi bir bağış kampanyası başlatılması dileği ile, tanıtımı bırakıyorum.


Bir müzik tutkunu olarak hayatımın 15-25 arasındaki on yılına çok konser sığdırdım. Bu on yılın özellikle bir dönemi, yalnızca bir konsere daha gideyim, bir bira daha fazla içeyim diyerek yaşadığım ve bir genç olarak oldukça keyif aldığım zamanlardı. Dylan, Neil Young, Roger Waters, Metallica, Maiden, Apocalyptica, Haggard, Slash, Smokie diyerek başlayabileceğim, kendimce güzel bir listem var.

Geriye dönüp baktığımda, kaçırdığım için pişman olduğum tek konser RHCP konseri diyebilirim ki, bunu da bugünkü bakışımla söylüyorum. O zamanlarda RHCP pek sık dinlediğim, müzikal kalitesinin çok farkında olduğum bir grup değildi, değerini çok geç anladım.

Gittiğim tüm konserlerin öncesini ve sonrasını, özellikle de arkadaşlarımla beraber konser haberleriyle yaşadığımız heyecanları, bilet alıp sabırsızca bekleyişlerimizi dün gibi hatırlıyorum. Camel konseri içinse bambaşka bir his yaşıyorum; tüm hatıralarım içinde, hiç bu kadar heyecanlandığım bir konser olmamıştı. On yıl önce tanışıp bir gün dinleme hayali kurduğum, gelsinler diye imza kampanyaları düzenlediğim adamları nihayet canlı dinleyeceğim. Kim bilir, kendi içimde bir büyüme evresidir belki bu konser. Bir dönemler unutma evresi olarak Brazzaville konserine gittiğim ve bunu sonradan fark ettiğim gibi, bu da büyüdüğüm konser olabilir.

Kısa Kısa – 10

Daha önce Küçük Oyunlar isimli yazı dizimin ilk oyunu olarak tanıtımını yaptığım 12 Labours of Hercules‘in Fleecing the Fleece isimli yedinci oyunu yayınlandı. Yunan mitolojisindeki altın postu konu alan bu oyunda, kendilerine Argonotlar denilen ve aralarında Herkül’ün, Orpheus’un ve Aşil’in babası Peleus’un da bulunduğu bir grup cesur genç, Yason’un liderliğinde gemi ustası Argos’un yaptığı ellibeş kürekli bir gemiyle bu postu ele geçirmek için yola çıkıyor.

Oyunun grafikleri ve müzikleri serinin tüm oyunlarında olduğu gibi kalite kokuyor. Oynanış açısından ise diğer oyunlardan farklı bir değişiklik yok. Aynı tatla, aynı kalitede oynamaya devam ediyoruz.


15-25 Şubat 2017 tarihlerinde gerçekleşecek olan 17 !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali için biletler satışa çıktı. Bu yılki mesajı “hayat var” olan festivalin programını şuradan görebilirsiniz.  Festival kapsamında gösterimlerin yapılacağı sinema salonları benim için o kadar ters istikametlerde kalıyor ki, bu yıl açıkçası gitmeyi düşünmüyorum.

Lady Bird‘ü daha önce izlediğim için, festival kapsamında ilgimi çeken ve “gidersem mutlaka bu filmlere giderim” dediğim filmler Rumble: The Indians Who Rocked The World ve David Bowie: The Last Five Years oldu. Bu tavsiyemin yanı sıra, gitmek isteyenler Biletix Blog’da yer alan şuradaki listeye de göz atabilirler, dikkate değer bir içerik olmuş. Continue reading

Kısa Kısa – 9

Yeni yılın ilk günü yazdan kalma bir gün gibiydi, hava hak etmediği kadar güzeldi; tüm günü huzur içerisinde geçirdim. Herkes havanın güzelliğinden hoşnut olacak ki, sokaklar insan kaynıyordu ve hepsinde bir miskinlik, bir rahatlık vardı. Uzun süredir ilk defa toplum içerisinde bir huzursuzluk sezmeden, bir olaya rastlamadan yürüdüm sanırım.

Evde olduğum süreyi fırsat bilerek Netflix üyeliğimi başlattım. Bir aylık ücetsiz denemeden faydalanıp, Better Call Saul ve Narcos‘un izlemediğim üçüncü sezonlarını izlemek istiyordum ama Better Call Saul’un üçüncü sezonu Netflix üzerinde yokmuş.

Narcos’un üçüncü sezonu Pablo Escobar’ın ölümünden sonra Cali kartelinin zirveye yerleşmesiyle başlayan olayları konu alıyor ve henüz izlediğim kadarıyla ilk iki sezondaki tadı veriyor. Boyd Holbrook ve Wagner Moura’nın yokluğu izlemeden önce kafamda “nasıl olacak?” sorusu doğursa da, Pedro Pascal ilk bölümünden itibaren ilk iki sezondan daha başarılı olan oyunculuğuyla bu soruya kafamdan uzaklaştırdı. Continue reading

Kısa Kısa – 8

Kara Kule Serisi’nin sinema uyarlamasını yıllardır istediğim için, The Dark Tower‘ı film haberini aldığım günden beri merakla bekliyordum. Çıktığı gün sinemada izlemeye fırsat bulamadığım film hakkındaki yorumları okuduğum anda, sinemada izlemekten vazgeçmiştim; büyük bir beklenti içerisindeydim ve filmin bunu karşılamayacağını anlamıştım. Bu yüzden izlemek için epey bir zaman bekledim ve geçtiğimiz günlerde nihayet izledim. Vasatın da altında bir uyarlama nasıl yapılır sorusunun cevabı olan filmde tek sevdiğim şey, final combat oldu. Roland ve Walter’ın dövüş sahnesi hatırına 6/10 puanladım.

Ben daha kısa bir süre önce Deadpool‘u saymazsak Marvel’ın filmlerinin hiçbirinin beklentilerimi tam anlamıyla karşılayamadığını söylememiştim ya, saymazsak kelimesinden öncesine Spider-Man: Homecoming‘i de ekleyebiliriz. Hiçbir beklentim olmadan izlediğim filmi oldukça beğendim. Senaryo, espriler, görsel ve ses kalitesi, her şey tam puan ama Peter Parker rolüne Tom Holland hiç olmamış. Daniel Radcliffe gibi, bu çocuğu da filmlerde büyütmeyi planlıyorlar sanırım.

Continue reading

Kısa Kısa – 7

Basit, çok sevdiğim bir kelime oyunu vardır: söylediğiniz bir kelimeye karşılık, karşınızdaki aklına gelen ilk şeyi hiç düşünmeden söyler. Dünyada insanların birbirini daha iyi tanıyabilmek adına sıkça oynadığı bir oyundur. Bazen çocuklar ile oynar, farklı nesneler arasında ne denli değişik bağlantılar kurabildiklerine şaşırırım. Örneğin, “kağıt” dediğim zaman, birçok insan “kalem” yanıtını verecekken bir çocuk “zürafa” demişti (okulda hayvan şekillerini koyup kağıt kesmişler ve oradan aklında kalmış). Bu örnekteki yakın geçmiş faktörünü bir kenara bırakırsak, oyunda, nöronlar arası bağlantı ne kadar güçlüyse, kişi birbirine uzak nesneleri o derece ilişkilendirebiliyor.

Yeni tanıştığım birisi, bir saat boyunca dedikodu yaparken, kendimi bir saat boyunca sıkılmadan dedikodu dinler bir halde buldum. Anlattığı olayları bilmediğim, kişileri tanımadığım için, ağzım açık dinlememin sebebi, anlatımıydı. Bir kişiyi ya da durumu anlatırken o denli alakasız nesneler ile betimleme yapıyordu ki, şaşırıp kaldım. Kollarının tamamında dövme olan bir kızı, “kızın kolları Ikea’nın çocuk bölümündeki tahtalar gibi, her şey çizilmiş, boş yer yok” cümlesiyle betimlemesi, beni benden aldı. Gogol‘un Ölü Canlar‘da yaptığı betimlemeler, onun yanında değersiz kalır diye düşündüm. Kendisiyle bir daha karşılaşırsak, yukarıdaki oyunu oynamayı teklif edeceğim.

Bu yıl, 29 Eylül – 8 Ekim tarihleri arasında gerçekleşecek Film Ekimi‘nde epey sağlam filmler yer alıyor. Benim heyecanla beklediğim en önemli film ise, yönetmenliğini Agnes Varda ve JR‘ın beraber yaptığı Faces Places (Fransızca: Visages Villages, Türkçe: Mekanlar ve Yüzler) isimli belgesel.

60 yılı aşkın bir süredir sinemadan fotoğrafa, video yerleştirmeden heykele çeşitli yapıtlar üreten 88 yaşındaki efsane Varda, aktivist eserleri ile tanıdığımız genç JR ile beraber Fransa’nın köylerini gezerek fotoğraf çekimi yaptı. Belgesel, iki çok özel sanatçının sanat, yaş almak, paylaşmak ve gezmek hakkında yarattıkları son derece özel bir günce-gezi filmi. Cannes’ta Altın Göz Belgesel Ödülü’nü de kaptı. Continue reading

Kısa Kısa – 6

Amerika’da 2012 yılında Obama tarafından yürürlüğe koyan yasa kapsamında DACA isimli (Çocuk Göçmenlere İstisnai Muamele) bir program başlatılmıştı. Bu program, aileleri tarafından yasa dışı yollarla Amerika’ya sokulan çocuklara yasal statü veriyor ve sınır dışı edilmelerini engelliyordu. Amacı, ailelerinin aldığı kararlar sebebiyle çocukların zarar görmesini engellemekti ve bu yasa kapsamında 800.000 göçmen Amerika topraklarında yaşıyordu.

Amerika’nın yeni başkanı Donald Trump, bu yasayı kısa bir süre önce iptal etti ve çalışma izni olmayan, DACA kapsamındaki tüm göçmenlerin sınır dışı edileceği açıklandı. Aktivist Fransız sanatçı JR ise bu karara tepkisini Meksika – Amerika sınırına yaptığı yeni eseriyle gösterdi.

Çok fazla beklentim olmasından mı kaynaklanıyor bilmiyorum ama Deadpool‘u saymazsak, Marvel filmlerinin hiçbiri beklentilerimi tam anlamıyla karşılayamadı. Hem ilk filmiyle, hem de bu yıl izlediğimiz ikinci filmiyle Guardians of the Galaxy de bu filmler arasında yer alıyor. Her iki filmde de senaryoyu ve başrol karakterleri oldukça yetersiz buldum.

Buna karşın, iki filmin müzik seçkisini çok beğendiğimi söylemeden geçemem. Guardians of the Galaxy Vol. 2’nin soundtrack albümü, Awesome Mix Vol. 2 tam olarak telefona atıp dinlemelik bir seçki olmuş. 

Benim için vaganlık, büyük bir erdem. Vegan olmak gibi bir karar alabilmeyi ve kararı uygulayabilmeyi çok ciddi bir bilinç, sorumluluk ve irade örneği olarak görüyorum. Veganlığın ne olduğunu öğrenmeden önce kokoreç yemiş olmasaydım, sanırım vegan olmak konusunda bir sorun yaşamazdım ama kokoreçin tadını almış birisi olarak, kan tadı alan vampir gibi olduğumu söyleyebilirim. Vegan olma kararı alsam bile bunu pek yerine getiremem sanırım.  Continue reading

Kısa Kısa – 5

Geçtiğimiz ay içerisinde ABD Başkanı Barack Obama, 21 vatandaşını Presidential Medal of Freedom ile ödüllendirildi. ABD başkanları tarafından verilen bu özel madalya, dünya barışına çeşitli alanlarda katkı yapan ABD vatandaşlarına veriliyor. Obama’ya kadar Amerikan başkanları bu madalyalar konusunda oldukça cimri davranmışlar ve yalnızca çok elit isimleri ödüllendirmişler. Obama ise son yıllarda dağıttığı madalyalar ile epey bir konuşuluyor.

Kısa Kısa 1‘de Bruce Springsteen‘in 27 Eylül’de çıkan otobiyografisinden bahsetmiştim. Bu otobiyografinin de etkisiyle olsa gerek, Patron bu yıl Obama tarafından madalyaya layık görülen iki müzisyenden birisiydi.  21 kişi arasından gözüme çarpan diğer isimler de şöyle; Robert De Niro ve Tom Hanks sinemaya yaptıkları katkılardan dolayı, Bill Gates ve Melinda Gates ise yaptıkları hayırsever işlerden dolayı madalyaya layık görüldüler.

Kesinlikle okuyacağım dediğim kitapları da bir türlü okuyamam, listeme alışımın üstüne yıllar geçmesine rağmen okumaya bir türlü fırsat bulamam. Andy Weir tarafından yazılan ve aktif olarak kullandığım Goodreads platformunda 2014’ün en iyi bilimkurgu romanı seçilen Marslı da bunlardan birisiydi. Geçtiğimiz günlerde nihayet, artık okumalıyım diyerek rafta duran kitabı elime aldım ve bırakamadım.

Bir gün içerisinde büyük bir iştahla okuduğum kitaba kelimenin tam anlamıyla bayıldım. Andy Weir, asıl mesleği olan yazılımcılığın hakkını vermiş ve birçok bilimkurgu yazarının yaptığının aksine fantastik ögeleri kitabından uzak tutarak mantıksal çerçevede inanılmaz güzel bir öykü işlemiş. Sayfalar ilerledikçe, mantığa dayalı gelişen olaylar sizleri bir sonraki sayfalara adeta sürüklüyor. Kitapla beraber, her kitabını takip edeceğim yazarlar listesine bir yenisini daha eklemiş oldum.

Jackie Chan Adventures, küçüklüğümde en sevdiğim çizgi filmlerden birisiydi. Jackie Chan’in başından geçen maceraları anlatıyor, bol miktarda aksiyon, büyü ve uzak doğu felsefesi içeriyor. Jackie Chan senaryo ekibinde yer aldığı ve kendi seslendirmesini yaptığı bu 5 sezonluk harika animeyi yeniden izlemeye başladım. Anime izlemeyi seven herkese tavsiye ederim.

Fantastic Beasts and Where to Find Them izlediğim filmlerden aklımda en çok kalanıydı. Olmayan bir kitaptan senaryo yaratmak, filme tam karşılık gelir sanırım. Harry Potter’ın ders kitabındaki canavarları almışlar ve güzel bir kurguyla birleştirmişler, birçok yerde de Harry Potter’a güzel göndermelerde bulunmuşlar.

Les Miserables, The Theory of Everything ve The Danish Girl ile oyunculuk basamaklarını hoplaya zıplaya çıkan Eddie Redmayne bu filmde de başarılı bir oyunculuk sergilemiş. İngiliz oyuncu Katherine Waterston da Amerikan aksanının altında kalmamış ve iyi oyunculuğuyla filmin bonusu olmuş.  Harry Potter dünyasını sevenlerin kaçırmaması gereken bir film…

Her geçen gün yeni bir diziye başlıyoruz ve eski diziler de bitmek bilmiyor. Dizi izleyemediğimiz birkaç günün ardından bilgisayar başına oturduğumuzda aklımızda her dizi için “hangi bölümde kalmıştım?” sorusu olabiliyor. Ben bu sorunu yaşamamak için izlediğim bölümleri bir excel tablosunda tutuyordum. Geçtiğimiz günlerde ise nihayet Türk yapımı güzel bir dizi takip uygulaması olan Dizi-Takip.com ile tanıştım. Arayüzü kullanılabilirlik konusunda biraz yetersiz kalsa da, bir zaman sonra alışıyorsunuz ve uygulama istediğiniz işi görüyor. Çok dizi izleyenler için tavsiyem olsun.

1976 İngiltere, Lynyrd Skynyrd orjinal kadrosu The Rolling Stones‘un ön grubu olarak sahnede… Müziğin yanında, atmosfer ve dinleyicilerin o yıllara özgün ruh halleri izlerken beni kendimden geçiriyor. Tüm zamanların en güzel canlı performanslarından…

Kısa Kısa – 4

Eğitim sebebiyle son 16 günümü Ankara’da geçirdiğim için yeni yazı yazmaya fırsat bulamadım. Hiç okuma yapamadığım, dizilerimi izleyemediğim ve çok sık müzik dinleyemediğim yorucu günler geçirdim. Buna karşın, gözlemlerimle ve kafamda birleştirdiklerimle gelecekte yazacağım kısa kısa derlemeleri için epey bir içerik biriktirdiğimi söyleyebilirim.

İlk olarak Ankara sahaflarına değinmek istiyorum; İstanbul’daki sahaflara nazaran inanılmaz ucuzlar. Çok vakit geçirmesem de, geçirdiğim kısa zamanda anladığım kadarıyla “sahaf kültürü” dediğimiz şeyden oldukça uzaklar. Yalnızca ticari amaçla sahaflık yapmaya çalıştıkları için gelen-giden kitap sirkülasyonları çok fazla ve kitapların gerçek değerlerini pek bilmiyorlar. Bir sonraki Ankara ziyaretimde sahafları uzun uzun gezmek için bir program yapacağım, kesinlikle tavsiye ederim.

Bu seferlik yaptığım bir saatlik kısa ziyarette listemde olan dört kitabı çantama attım. Iris Murdoch‘un Çan ve Tek Boynuzlu At romanları ile beraber, Gao Xingjian‘dan Ruh Dağı ve Bernhard Schlink‘ten Gordiyon Fiyongu Ankara sahaflarından kütüphaneme kattığım kitaplar oldu. Continue reading

Kısa Kısa – 3

bob-dylan-2016-nobel-edebiyat-oduluNobel Ödüllerinin takipçileri, 1953 yılında Winston Churchill’e verilen Nobel Edebiyat Ödülü’nün şokunu henüz atlatamamışken, bu yıl bir sürprizle daha karşılaştı. 2016 Nobel Edebiyat Ödülü, “Amerikan şarkı geleneğine yeni şiirler kattığı için” Bob Dylan‘a verildi. Altıncı kez favori aday gösterilen Haruki Murakami‘nin ödülü kaçırması ise okurlarını oldukça üzdü.

Bob Dylan’ı hepimiz sevsek de, yazdığı şarkı sözlerinin büyük bir çoğunluğunun eski halk şarkılarından “araklama” olduğunu bilmeyen yoktur sanırım. Kirby Ferguson’un bu örnek üzerinden yaptığı Remiksi Benimseyin başlıklı TED konuşmasını daha önce paylaşmıştım. Bu yüzden edebiyat alanında Bob Dylan gibi bi söz yazarının Nobel’i ne kadar hak ettiğini tartışılmaya ve tepki gösterilmeye değer buluyorum.

Filmler ve Filimler geçtiğimiz yıl Facebook’ta kurulan ve eleştirisel film parodileri hazırlayarak yola çıkan güzel bir oluşum. Bir yıl içerisinde büyüyen ekip artık kısa web dizileri de yapmaya başladı. Severek takip ettiğim Türk Youtuber Barış Özcan‘ın anlatıcı olarak seslendirme yaptığı Kutu isimli 6 bölümlük mini dizilerini olukça beğendim. Ülkemiz standartlarına göre örnek alınabilecek, eğlenceli bir yapımdı. İlgi duyduysanız, bir göz atın. Continue reading