Bir rejimde yaşamak, o rejime karşı savaşmaktan çok daha kolaydır.

Babamız Cumhuriyetçi olmasaydı, şimdi Eladio da ben de faşistlerin askerleri olacaktık; insan onların askeri olduğunda bir sorun kalmıyor. Emirlere uyarsın, ölürsün ya da yaşarsın, sonunda da ne olacaksa olur. Bir rejimde yaşamak, o rejime karşı savaşmaktan çok daha kolaydı doğrusu.  -Ernest Hemingway, Çanlar Kimin İçin Çalıyor.

Çok sevdiğim bu alıntı, yukarıdaki fotoğrafa bakarken aklıma geldi. Yaşamlarımızı, verdiğimiz mücadeleyi çok güzel özetlediğini düşünüyorum; rejimde yaşayanlar ve fotoğraftakiler gibi rejime karşı olanlar yani bizler… Che Guavera ve Fidel Castro’nun balık tutarken çekildikleri bir fotoğraftan bu alıntıyı nasıl anımsadın diyenler için güzel, tarihten güzel bir olayı kısaca paylaşmak istiyorum.

Küba’da 1950 yılından itibaren düzenlenen en büyük balığı tutma yarışmasını Ernest Hemingway üç defa üst üste kazanmış. Pilar adındaki teknesi ve balıkçılığı Küba’da oldukça meşhurmuş. Sonrasında bu yarışmaya kendisinin The Old Man and the Sea (Yaşlı Adam ve Deniz) isimli kitabına atıfta bulunularak Hemingway’in adı verilmiş. 1960 yılında yarışmayı kazanan Fidel Castro olunca, ödülünü Hemingway’in ellerinden almış. Ernest Hemingway ve Fidel Castro’nun bu tarihte çekilmiş birçok fotoğrafı mevcut…

Walter Benjamin: Ezilenlerin Geleneği…

Ezilenlerin geleneği, bize içinde yaşadığımız olağanüstü halin gerçekte kural olduğunu öğretir. Yapmamız gereken, bu duruma uygun düşecek bir tarih kavramına ulaşmaktır. O zaman gerçek anlamda olağanüstü hal’in oluşturulması, gözümüzde bir görev niteliğiyle belirecektir; böylece de faşizme karşı yürütülen kavgadaki konumumuz, daha iyi bir konum olacaktır. Faşizmin bir şansı da, faşizme karşı olanların onu ilerleme adına tarihsel bir kural saymasıdır.

Yaşadıklarımızın yüzyılda “hâlâ” olabilmesi karşısında duyulan şaşkınlık, felsefe anlamında bir şaşkınlık değildir. Bu şaşkınlık, kendisine kaynaklık eden tarih anlayışının savunulamayacağı bilinmediği sürece, hiçbir bilme sürecinin başlangıcını oluşturmaz.

-Pasajlar, Walter Benjamin, s41

Atatürk’ün “Bay” ve “Bayan” Terimleri Hakkındaki Görüşü

ataturkun-bay-ve-bayan-terimleri-hakkindaki-gorusu

Yoğun çalışma günlerinden bir gün kütüphanede çalışıyordu.

Meşgul olduğu Bayönder adlı piyesin yazımını kontrol ediyordu, o kadar ki tek tek okuyor, gerekli tashihleri yapıyor, okuyor, tekrar okuyordu. Bir ara bana seslendi “Bay ne demektir, biliyor musun? Dur bekle, cevabını ben vereyim. Saygıya, hürmete layık insan, erkek demektir; bayan da, aynı saygı ve hürmete layık olan kadın demektir. Bundan böyle artık erkeklere bay, kadınlarımıza bayan diye hitap edeceğiz.” O sırada içeri giren ve konuşmayı dinleyen sofra şefimiz İbrahim söz istedi ve “Peki kadınlara bayan dediğimizde hem madam hem matmazel mi olacak? Matmazele de ayrı bir hitap daha iyi olmaz mı Paşam?” deyince “İbrahim, belki haklısın, ama bir kadını evlenmeden önce ve sonrasında iki ayrı insan saymak bence çağdışı bir olaydır. Bugünkü medeniyette bu düşünülemez” dedi ve eline kalemi alarak “genelde erkek için bay, kadın için bayan denecek. Artık bey, beyim, efendi, kadın, hanım yok” dedi.

Nitekim birkaç gün sonra çıkan bir kanunla bu eski tabirler komple kaldırılmıştı, ama bay ve bayan tabiri kanuna Atatürk’ün isteğiyle konmamıştı. “Bunu kanunla emretmek olmaz. Bu benim isteğimdir, kararı zaman içinde milletim versin” diyerek konuyu kapatmıştı.

-Atatürk’ün Yanı Başında, Nuri Ulusu, s60

Halk kandırıldı mı, bozuldu mu?

Jean-Jacques Rousseau, Toplum Sözleşmesi‘nin ikinci kitabında egemenliği yani genel istemin yürütülmesini konu alır. “Genel istem yanılır mı?” sorusunu cevapladığı üçüncü bölüm şu paragrafla başlar:

“…Genel istem her zaman doğrudur ve kamusal yararlara yöneliktir. Ama bundan halkın kararlarının her zaman doğru olduğu sonucu çıkmaz. İnsan her zaman kendi iyiliğini ister ama, bunun ne olduğunu her zaman kestiremez. Halk hiçbir zaman bozulmaz ama, çoğu kez aldatılabilir. İşte, ancak o zaman kötülüğe eğilimli görünür.”

Rousseau’nun halk üzerine fikrini açıkça belirttiği altı çizili son iki cümle üzerine uzun zamandır düşünüyorum. Fikirleriyle, Fransız İhtilali’nin getirdiği milliyetçilik akımının en büyük destekçilerinden olan Rousseau için, elbette ki halk özünde iyidir. Ancak milliyetçiliği benimsemeyen ve bu yüzden bu konuya daha objektif bakabildiğini düşünen bendeniz için, içinde yaşadığım bu halka “kandırılmış” diyebilmek çok zor geliyor. İnce bir çizginin üzerinde duruyorum.

Oylar kendi başlarına değersiz şeylerdir.

Atatürk’ün ileri görüşlülüğünün derin tarih ve sosyoloji bilgisinden geldiğini düşünüyorum. Şu sıralar da Anıtkabir Derneği Yayınları‘nın çıkardığı, Atatürk’ün Okuduğu Kitaplar adında 24 ciltlik harika bir seri okuyorum. 1928’de Milli Eğitim Bakanlığı’na Türkçeye çevirtip bastırdığı H.G. Wells‘in Cihan Tarihinin Umumi Hatları eserinde, aşağıdaki bölümü işaretlemiş ve altını özenle çizmiş.
Okumadan, araştırmadan, düşünmeden, “yalnızca söylenenlere kulak vererek” oy kullanan insanların hem kendilerine hem de toplumun geri kalanına nasıl zarar verdiğini çok güzel özetliyor…

Modern devleti kendisinden önceki devletlerden ayıran esaslı fark, bu düşüncenin ameli sahada tahkiki, terbiyenin bireysel bir iş olmayıp, geneli ilgilendiren keyfiyetinde saklıdır. İnsanların yaratmaya çalıştıkları modern yurttaşın, ilk önce bilgili, sonra da oy sahibi olması gerekir.

Modern yurttaş oyunu vermeden önce tanıkları dinlemelidir. Kararını vermeden önce konu hakkında bilgi ve düşünce sahibi olmalıdır. Bu da, seçim kulübeleri (Pnollig-booths) kurmakla değil, okullar kurmakla, edebiyatı, bilgiyi ve haberi kolay edinilebilir bir hale getirmekle olur. Böylece esaret ve karışıklık içerisindeki modern düşünüş, var olan iradeye dayanan katılımla çalışan bir devlete yol açmış olur. Oylar kendi başlarına değersiz şeylerdir. Greekoslar zamanında İtalya’da insanlar oy sahibiydiler. Oylar kendilerine bir yarar getirmedi. Eğitim ve öğretim görmemiş bir insanın oy sahibi olması, kendisi için yararsız ve tehlikelidir. Kendisine doğru yöneldiğimiz düşünme yeteneğine sahip toplum, yalnızca bir irade topluluğu değildir. O, “iman ve boyun eğme toplumu”nun yerini alacak olan “bilgi ve irade camiası”dır. Göçebelikten gelen özgürlük ve nefise güven ruhuyla uygarlığa katılımda, zenginlik ve öz güven unsurlarını barıştıracak uzlaşma aracı eğitimdir.

Atatürk Wells’in eserini ilk olarak Fransızcasından (Esquisse de l’Histoire Universelle) okumuş ve derhal Türkçeye çevrilmesi talimatını vermiş. Hatta eserin çevirisinin gecikmemesi için eser fasiküller halinde çok sayıdaki çevirmene verilmiş. Türkçede Cihan Tarihinin Umumi Hatları adıyla yayımlanan bu kitap Atatürk’ün Nutuk’ta bahsettiği tek kitaptır. Almanya’da ise Naziler tarafından yakılmış ve yasaklanmış.