Benim tarafımı tutanların hepsi benimle aynı durumdalar; işte benim kaderim.

Bu dünyayı yaşanmaz hale getiren anlamsız çekişmelerden bıktım artık. Her konuşmada, her polemikte, her tartışmada kendimi hedef tahtası olarak buluyorum, sorgulanıyorum, yargılanıyorum. Ve hükmü beklerken, olayların gidişinin değiştirebilecek vicdan sahibi bir cinin, bir iyilik hamlesi yapıp beni bu kötü tuzaktan kurtarmasını umuyorum boşu boşuna. Ama sonunda ortaya çıktığında, o da cephe değiştiriyor ya da başkalarını kaçırmayı tercih ediyor.

İnsanlar benim efendim, yöneticim, yargıcım, doktorum, danışmanım, hakemim, ağabeyim, dert ortağım, vazgeçilmez eleştirmenim, ruhumu kurtaracak rahibim, şefim, her şeyim olmaktan vazgeçmiyorlar, onlara gerçekten ihtiyacım olup olmadığını düşünmeden kurtarıcım olmak istiyorlar, kurtarıcım, korumam (benim için dövüşecek yerde bana vuranlar), çoktan ölmüş annemin babamın yerine annem babam olmak, hatta açıkça benim cephemde benim yerime dövüşmek istiyorlar, ben hangi cephede dövüştüğümü, hatta bir cephem olup olmadığını bile bilmezken. Buna karşılık, dostlarım, savunucularım, benim tarafımı tutanların hepsi benimle aynı durumdalar; işte benim kaderim.

Üstelik kaderle savaşında yenik düşmüş bir trajedi kahramanı rolünü de oynayamam, her ne kadar, kesilmiş kafasını yerden alıp yoluna devam eden efsane kahraman Xingtian gibi, yenilgiden korkmayanlara büyük bir saygı besliyor olsam da! Onlara uzaktan bakabilir ve sessizce üzüntülerimi bildirebilirim sadece. -Gao Xingjian, Ruh Dağı.

Bir rejimde yaşamak, o rejime karşı savaşmaktan çok daha kolaydır.

Babamız Cumhuriyetçi olmasaydı, şimdi Eladio da ben de faşistlerin askerleri olacaktık; insan onların askeri olduğunda bir sorun kalmıyor. Emirlere uyarsın, ölürsün ya da yaşarsın, sonunda da ne olacaksa olur. Bir rejimde yaşamak, o rejime karşı savaşmaktan çok daha kolaydı doğrusu.  -Ernest Hemingway, Çanlar Kimin İçin Çalıyor.

Yaşamlarımızı, verdiğimiz mücadeleyi çok güzel özetlediğini düşünüyorum; rejimde yaşayanlar ve fotoğraftakiler gibi rejime karşı olanlar yani bizler.

Küba’da 1950 yılından itibaren düzenlenen en büyük balığı tutma yarışmasını Ernest Hemingway üç defa kazanmış. Sonrasında bu yarışmaya kendisinin The Old Man and the Sea (Yaşlı Adam ve Deniz) isimli kitabına atıfta bulunularak Hemingway’in adı verilmiş. 1960 yılında yarışmayı kazanan Fidel Castro olunca, ödülünü Hemingway’in ellerinden almış.  Ernest Hemingway ve Fidel Castro’nun bu tarihte çekilmiş birçok fotoğrafı mevcut.

 

Walter Benjamin: Ezilenlerin Geleneği…

Ezilenlerin geleneği, bize içinde yaşadığımız olağanüstü halin gerçekte kural olduğunu öğretir. Yapmamız gereken, bu duruma uygun düşecek bir tarih kavramına ulaşmaktır. O zaman gerçek anlamda olağanüstü hal’in oluşturulması, gözümüzde bir görev niteliğiyle belirecektir; böylece de faşizme karşı yürütülen kavgadaki konumumuz, daha iyi bir konum olacaktır. Faşizmin bir şansı da, faşizme karşı olanların onu ilerleme adına tarihsel bir kural saymasıdır.

Yaşadıklarımızın yüzyılda “hâlâ” olabilmesi karşısında duyulan şaşkınlık, felsefe anlamında bir şaşkınlık değildir. Bu şaşkınlık, kendisine kaynaklık eden tarih anlayışının savunulamayacağı bilinmediği sürece, hiçbir bilme sürecinin başlangıcını oluşturmaz.

-Pasajlar, Walter Benjamin, s41

Atatürk’ün “Bay” ve “Bayan” Terimleri Hakkındaki Görüşü

ataturkun-bay-ve-bayan-terimleri-hakkindaki-gorusu

Yoğun çalışma günlerinden bir gün kütüphanede çalışıyordu.

Meşgul olduğu Bayönder adlı piyesin yazımını kontrol ediyordu, o kadar ki tek tek okuyor, gerekli tashihleri yapıyor, okuyor, tekrar okuyordu. Bir ara bana seslendi “Bay ne demektir, biliyor musun? Dur bekle, cevabını ben vereyim. Saygıya, hürmete layık insan, erkek demektir; bayan da, aynı saygı ve hürmete layık olan kadın demektir. Bundan böyle artık erkeklere bay, kadınlarımıza bayan diye hitap edeceğiz.” O sırada içeri giren ve konuşmayı dinleyen sofra şefimiz İbrahim söz istedi ve “Peki kadınlara bayan dediğimizde hem madam hem matmazel mi olacak? Matmazele de ayrı bir hitap daha iyi olmaz mı Paşam?” deyince “İbrahim, belki haklısın, ama bir kadını evlenmeden önce ve sonrasında iki ayrı insan saymak bence çağdışı bir olaydır. Bugünkü medeniyette bu düşünülemez” dedi ve eline kalemi alarak “genelde erkek için bay, kadın için bayan denecek. Artık bey, beyim, efendi, kadın, hanım yok” dedi.

Nitekim birkaç gün sonra çıkan bir kanunla bu eski tabirler komple kaldırılmıştı, ama bay ve bayan tabiri kanuna Atatürk’ün isteğiyle konmamıştı. “Bunu kanunla emretmek olmaz. Bu benim isteğimdir, kararı zaman içinde milletim versin” diyerek konuyu kapatmıştı.

-Atatürk’ün Yanı Başında, Nuri Ulusu, s60

Oylar kendi başlarına değersiz şeylerdir.

Atatürk’ün ileri görüşlülüğünün derin tarih ve sosyoloji bilgisinden geldiğini düşünüyorum. Şu sıralar da Anıtkabir Derneği Yayınları‘nın çıkardığı, Atatürk’ün Okuduğu Kitaplar adında 24 ciltlik harika bir seri okuyorum. 1928’de Milli Eğitim Bakanlığı’na Türkçeye çevirtip bastırdığı H.G. Wells‘in Cihan Tarihinin Umumi Hatları eserinde, aşağıdaki bölümü işaretlemiş ve altını özenle çizmiş.
Okumadan, araştırmadan, düşünmeden, “yalnızca söylenenlere kulak vererek” oy kullanan insanların hem kendilerine hem de toplumun geri kalanına nasıl zarar verdiğini çok güzel özetliyor…

Modern devleti kendisinden önceki devletlerden ayıran esaslı fark, bu düşüncenin ameli sahada tahkiki, terbiyenin bireysel bir iş olmayıp, geneli ilgilendiren keyfiyetinde saklıdır. İnsanların yaratmaya çalıştıkları modern yurttaşın, ilk önce bilgili, sonra da oy sahibi olması gerekir.

Modern yurttaş oyunu vermeden önce tanıkları dinlemelidir. Kararını vermeden önce konu hakkında bilgi ve düşünce sahibi olmalıdır. Bu da, seçim kulübeleri (Pnollig-booths) kurmakla değil, okullar kurmakla, edebiyatı, bilgiyi ve haberi kolay edinilebilir bir hale getirmekle olur. Böylece esaret ve karışıklık içerisindeki modern düşünüş, var olan iradeye dayanan katılımla çalışan bir devlete yol açmış olur. Oylar kendi başlarına değersiz şeylerdir. Greekoslar zamanında İtalya’da insanlar oy sahibiydiler. Oylar kendilerine bir yarar getirmedi. Eğitim ve öğretim görmemiş bir insanın oy sahibi olması, kendisi için yararsız ve tehlikelidir. Kendisine doğru yöneldiğimiz düşünme yeteneğine sahip toplum, yalnızca bir irade topluluğu değildir. O, “iman ve boyun eğme toplumu”nun yerini alacak olan “bilgi ve irade camiası”dır. Göçebelikten gelen özgürlük ve nefise güven ruhuyla uygarlığa katılımda, zenginlik ve öz güven unsurlarını barıştıracak uzlaşma aracı eğitimdir.

Atatürk Wells’in eserini ilk olarak Fransızcasından (Esquisse de l’Histoire Universelle) okumuş ve derhal Türkçeye çevrilmesi talimatını vermiş. Hatta eserin çevirisinin gecikmemesi için eser fasiküller halinde çok sayıdaki çevirmene verilmiş. Türkçede Cihan Tarihinin Umumi Hatları adıyla yayımlanan bu kitap Atatürk’ün Nutuk’ta bahsettiği tek kitaptır. Almanya’da ise Naziler tarafından yakılmış ve yasaklanmış.

Tek bir vatanın her şeyin üstünde olması ne kötü…

Olayın özü, partilerin parçalanmasına neden olan kahrolası milliyetçiliğe dayanıyor. Uluslararası düzeyde. Bu milliyetçilik her şeyi mahvediyor. Tek bir vatanın her şeyin üstünde olması ne kötü. Vatanlarımızın aptallıklarının içinde sürükleniyoruz. Bu vatanperverliğe. Dürüst ve iyi niyetli olmak neye yarar, eğer tepedeki bir avuç insan böyle olmak istemezse. Boğa kırmızı bez parçasına baktığında ne görüyorsa, onlar da başka bir bayrağa baktıklarında aynısını görüyorlar. Bu vatanperverlikten sıyrılmalıyız. Vatanların canı cehenneme! -Stefan Zweig, Clarissa

Çoğunluk Yasası

Çoğunluk yasası her zaman demokrasiyle, özgürlükle ve eşitlikle eş anlamlı olmuyor; kimi zaman zorbalıkla; köleleştirmeyle ve ayrımcılıkla eş anlamlı oluyor. Bir azınlık baskı görüyorsa, oy hakkı onu ille de özgür kılamıyor, hatta daha da eziyor. İktidarın bir çoğunluk grubuna bırakılarak azınlıkların çektiklerinin azaltıldığını savunmak için çok saf -ya da tam tersine çok pervasız- olmak gerek. -Amin Maalouf, Ölümcül Kimlikler.

Siz orada öylece

Siz orada durup bakınırken, aranızda sebepsiz ölenler oluyor; kaybolanlar, gidenler, ne olduğu bilinmeyenler. Kalabalığın rengi değişiyor, ama siz orada öylece duruyor, içinde yer aldığınız kalabalığın renginin değiştiğini, sizin de usul usul o rengi almakta olduğunuzu fark etmiyorsunuz. Kendi renginiz, kokunuz var mı, bilmiyorsunuz. Kalabalığın bir parçası olmakla, biri olmak arasındaki farkı ya öteden beri bilmiyordunuz ya da artık bilmiyorsunuz. –Murathan Mungan, 227 Sayfa.

Czeslaw Milosz – Bağış

Şiirden pek anlamadığımı düşünürüm. Klasikler haricinde pek geniş bir şiir kültürüm de yoktur. Türk olarak Nazım‘ın ve Orhan Veli‘nin şiirlerini pek severim. Yabancılardansa, W.H. Auden, W.B. Yeats ve Pablo Neruda‘dır gözdelerim. Bunlar haricinde, öyle oturup şiir okuyayım, araştırayım dediğim çok yoktur. Zaten başta dedim ya, şiirden pek anlamadığımı da düşünürüm.

Yine de bazen, tesadüf eseri güzel şairlerle, güzel şiirlerle tanışırım. Geçtiğimiz yıl, böyle bir tanışmayı tavsiye üzerine ‘in Bilmezsiniz Aşk Nedir isimli şiir kitabını okurken yapmıştım. Şiirden pek anlamadığımdan olsa gerek, Carver’in yazdıkları çok ilgimi çekmemişti ama, kitap içerisinde alıntı olan bir şiir beni seveceğim harika bir yazarla tanıştırmıştı. Bağış‘ı okuduğum o gün Czeslaw Milosz‘a merhaba demiştim.

Bağış

Ne mutlu bir gün.
Sis erken dağıldı. Bahçede çalıştım bütün gün.
Sinekkuşları konuyordu hanımellerine.
Sahip olmak istediğim hiçbir şey yoktu yeryüzünde.
Kıskanabileceğim kimseyi tanımıyordum.
Bana yapılan her kötülüğü unutmuştum bile.
Bir zamanlar aynı insan olmuş olmaktan utanç duymuyordum.
Hiçbir acı hissetmiyordum gövdemde.
Doğrulurken denizi ve yelkenleri gördüm birden.

Orjinal Adı: Gift
Çeviri: Cevat Çapan

Bu ilk tanışmamızın ardından Milosz’un bulabildiğim tüm eserlerini okudum. Okuduğum eserlerinin yanı sıra, siyasi ve sosyal görüşlerini de en az bu şiiri beğendiğim kadar beğendiğimi söyleyebilirim. Basit ve hayatı seven bir adam.

1980 Nobel Ödüllü Polonyalı şair Czeslaw Milosz‘un eserleri ne yazık ki ülkemizde pek yayınlanmamış ama yine de birçok şiirini internette çevrilmiş olarak bulabilirsiniz. Bazı kitaplarına Robinson Crusoe 389‘da rastlamıştım ama fiyatları epey uçuktu, yine de dilerseniz bir göz atın.

Sucede que me canso de ser hombre.

Dostoyevski‘nin Yeraltından Notlar‘ındaki “I am a sick man…” girişini her okuduğumda o kadar çok etkilenirim ki, hayatım boyunca okuduğum en iyi giriş cümlesi olarak kalacağından emin gibiydim. Bugünse, Pablo Neruda‘nın bazı şiirlerini ilk defa orjinal dilinde (İspanyolca) okudum ve bu cümleden çok etkilendim. Neredeyse tüm gün, içimden tekrar edip durdum. Belki bir gün bu da değişir ama, bir güncelleme yaparak şimdilik hayatım boyunca okuduğum en iyi giriş cümlesi olarak buraya yazmak istedim.

Türkçesi, tam olarak şöyle: Öyle işte, bıktım artık adam olmaktan…