2018 Oscar Tahminlerim

Bu yıl 25 kategoride toplamda 62 filmin Akademi Ödülü için aday olduğunu daha önce paylaşmıştım. Her yıl olduğu gibi, bu yıl da  önemli kategorilerdeki tüm aday filmleri izleyip burada yazmak istesem de, yazma kısmı için pek vakit bulamadım. Yine de 90. Akademi Ödülleri’ne saatler kala, izlediğim aday filmleri dikkate alarak oluşturduğum tahmin listemi paylaşmak istedim.

Öncellikle şunu belirtmeliyim ki, 2017 yılı uzun bir aradan sonra kaliteli yapımları bolca izlediğimiz bir yıl oldu. Özellikle en iyi film kategorisinde aday olan her bir film, kendi başına bu ödülü fazlasıyla hak ediyor. Bu yüzden ödülü kim alırsa alsın, durum izleyici için bir hayal kırıklığı ya da bir sürpriz olmaz düşüncesindeyim. Devamını Okuyun »

Milk (2008)

San Francisco’daki Castro isimli mahalle, 1970’li yılların başında bir işçi semtiyken, o yıllardan günümüze kadar LGBT hareketinin ve politik aktivizmin en önemli merkezlerinden birisine dönüşmüş. Dünyanın en büyük eşcinsel mahallesi olarak adlandırılan bu bölgede yaşayanlar, son 50 yılda Amerika’da ve dünyada eşçinsel haklarının kazanılmasında büyük işler başarmışlar.

1970’li yılların Amerika’sında, sıradan bir mahallenin nasıl böylesine büyük bir aktivist merkezine dönüştüğünün hikayesi ise çok önemli bir isimle, Harvey Milk ile başlıyor. 1972 yılında New York’taki hayatından kaçarak buraya taşınan Milk, kırklı yaşlarının başında eşcinselliğini gizleyerek yaşayan bir bireyken, LGBT’nin ve aktivizmin sembol isimlerinden birine dönüşmüş.

Hayatında yeni bir sayfa açan Milk, sevgilisi Scott Smith ile beraber Castro Camera isimli bir mağaza açarak bu bölgede özgürce yaşamak isterken, ikilinin eşçinsel olması, bölgenin diğer mağaza sahipleri tarafından meslek birliklerine kabul edilmelerine engel olur. Bunun üzerine Milk, bu bölgedeki eşcinsel nüfusun fazla olmasına güvenerek politik eylemciliğe soyunur ve kendi meslek birliğini oluşturur.

Homofobik olmayan herkesin destek verdiği bu birlik, kuruluşundan itibaren LGBT bireyleri ve destekçileri için bir kalkınma projesine dönüşür. Bölgede bu birliğe üye olan mağazaların müşterileri çoğalırken, birliğe üye olmayan mağazalar kısa sürede batmaya ve kapanmaya başlar. Bunla beraber, Castro Camera’da bölgeye gelen eylemcilerin, çocukların, evsiz gençlerin sığınağına dönüşmektedir…

Harvey Milk (Sean Penn) & Scott Smith (James Franco)

Bir araya gelen bu kadar dışlanmış birey, kısa sürede sayılarını ve güçlerini fark etmeye başlarlar. Çeşitli boykot eylemlerine katılarak büyük başarılar sağlamalarında Milk’in payı oldukça büyük olur. Kitleyi bir araya toplamayı, etkilemeyi ve yönlendirmeyi başaran Milk, LGBT haklarını savunmak amacıyla şehir denetçisi olarak siyasete atılır.

Üç kez seçim kaybetse de, kendisini destekleyen kitle ile beraber yılmadan çalışmalarına devam eder ve 1977 yılında, dördüncü kez girdiği seçimleri kazanarak belediye meclisine seçilen ilk eşcinsel politikacı olur. Bu LGBT bireyleri için çok büyük bir başarıyken, Harvey Milk için Amerika’daki tüm homofobik gözlerin bir anda üzerine dönmesi anlamına gelir.

Cleve Jones (Emile Hirsch)

11 ay görevinde kalan Harvey Milk, bu süre içerisinde bir başka şehir denetçisi olarak Dan White ile çeşitli siyasi çekişmeler yaşar. Bir süre sonra kişisel ticari girişimleri için şehir denetçiliğinden istifa eden White, işlerinin batmasının ardından yeniden göreve dönmek ister ancak kabul edilmez. Bunun üzerine, 27 Kasım 1978’de silahla girdiği belediye binasının içerisinde Belediye Başkanı George Moscone’u ve Harvey Milk’i vurarak öldürür.

Harvey Milk, kısa süreli siyaset hayatına rağmen, ölümünün ardından LGBT bireyleri ve aktivistler için bir sembol haline gelmiş. Bir araya getirdiği kitle onun ardından da, anısına çok büyük eylemlere imza atmışlar. Castro mahallesi ise, bu kitlenin bir araya geldiği ve dünyaya açıldığı kapı olmuş.

Harvey Milk’in ilham verici, mücadele ile dolu hayat hikayesi 2008 yılında yönetmen Gus Van Sant tarafından Milk filmiyle beyaz perdeye aktarıldı. 2009 Akademi Ödüllerine 8 dalda aday olan, en iyi orjinal senaryo ve en iyi erkek oyuncu ödüllerini kazanan filmde, Harvey Milk’e usta oyuncu Sean Penn hayat vermişti.

Filmde, Emile Hirsch, James Franco ve Alison Pill gibi sevdiğimiz isimler de canlandırdıkları eşcinsel karakterler ile başarılı oyunculuklar sergilediler. Özellikle James Franco’yu Scott Smith rolünde görmek epey şaşırtıcı bir deneyimken, Emile Hirsch’in canlandırdığı Cleve Jones karakterinin dışlanmışların vücut dilini harika bir şekilde yansıtması epey dikkat çekiciydi.

Sean Penn’in tüm zamanların en iyi başrol oyunculuklarından birisine imza attığını düşündüğüm film ile Harvey Milk, ölümden 30 yıl sonra da dışlanmış bireylere ilham vermeye devam etti ve bu mücadelesi 2009 yılında Barack Obama tarafından verilen Özgürlük Madalyası ile onurlandırıldı.

The Shape of Water – Suyun Sesi (2017)

1960’lı yıllarda geçen filmde, Elisa Esposito (Sally Hawkins) Amerika’da çok gizli bir araştırma tesisinde çalışan ve günlük rutinini hiç bozmayan sıradan bir temizlikçidir. Konuşma engelli olan Elisa’nın tüm gün beraber çalıştığı iş arkadaşı Zelda Fuller (Octavia Spencer) ve akşamlarını beraber geçirdiği komşusu Giles (Richard Jenkins) haricinde hiç arkadaşı yoktur.

Günün birinde çalıştıkları tesise amfibik bir yaratık getirilir. Esaret altında tutulan ve üzerinde deneyler yapılan bu canlıyı gören Elisa, ona içten bir yakınlık duymaya başlar. Kısa sürede yaratık ile gelişen ilişkileri, yaratığın tehlikeli olduğu gerekçesiyle verilen öldürülme emriyle yeni bir boyut kazanır; Elisa onu hayatta tutmak adına tesisten kaçırmayı göze almıştır…

Elisa Esposito (Sally Hawkins)

Alexander Belyaev‘in Su Adamı isimli kitabından uyarlanan The Shape of Water, BAFTA ve Altın Küre adaylıklarının ardından Akademi Ödülleri’ne de 13 dalda aday gösterildi ve tüm gözler bir anda üzerine çevrildi. Filmin yazarı ve yönetmeni Guillermo del Toro, 2006’daki fantastik drama başyapıtı Pan’s Labyrinth‘in ardından, bu türde bir klasik haline gelecek yeni bir filmle daha karşımıza…

Guillermo del Toro‘nun sineması çok yönlüdür. Kurgusu bu filme göre nispeten oldukça basit olarak nitelendirebileceğimiz Hellboy filmlerinde bile, her sahnenin arka planında yatan bir tema vardır. Hiçbir şeyi açıkça belirtmez, yarattığı tema ile seyircinin o ana adapte olmasını, arka planı içselleştirmesini önemser. Shape of Water’da da soğuk savaştan iletişim sorunlarına kadar birçok konuya, yarattığı karakterlerle ve sahnelerle arka planda değiniyor.

Richard Strickland (Michael Shannon) ve Dr. Robert Hoffstetler (Michael Stuhlbarg)

Pan’s Labyrinth’in arka planında İspanya İç Savaşı yaşanırken, bu filmin arka planında Soğuk Savaş dönemindeki uzay yarışı ve bilimsel araştırma savaşı yer alıyor. Filmin kötü karakteri, tesisin güvenlik sorumlusu Richard Strickland (Michael Shannon) ve onun karşıt karakteri diyebileceğimiz Dr. Robert Hoffstetler (Michael Stuhlbarg) da bu savaştaki tarafları temsil ediyor.

Filmde yine izleyicinin içselleştirdiği arka planlardan birisi de yalnızlık ve iletişimsizlik. Zelda her gün kocasıyla yaşadığı iletişim sorunlarından yakınırken, Giles da cinsel kimliği sebebiyle ötekileştirilmiş ve yalnız kalmış bir karakter. Bir adım daha atarsak, Robert’ın da kendi vatandaşları tarafından ötekileştirildiğini, Richard’ın ailesiyle iletişimsizliğinin onu statü kazanmaya ittiğini söyleyebiliriz.

Richard Strickland (Michael Shannon) & Elisa Esposito (Sally Hawkins) & Zelda Fuller (Octavia Spencer)

Tüm bu arka planların önünde akan hikaye de, kurgusuyla, oyunculuklarıyla, görsel ve ses kalitesiyle izlenilmeyi sonuna kadar hak edecek bir film sunuyor. Sally Hawkins’e Oscar Ödülü getirmesine kesin olarak baktığım mükemmel oyunculuğunun yanı sıra Octavia Spencer da The Help ve Hidden Figures‘ün ardından yardımcı kadın oyuncu rolünde bir kez daha parlıyor.

Sahne tasarımlarının ve renk uyumunun harikalığı biraz Le fabuleux destin d’Amélie Poulain tadında ama kalitesi ondan çok daha yüksek. Tüm bu sahneleri akıcı bir şekilde götüren ve yine biraz Amelie tadında olan ses kalitesi ve müziklerine de ayrıca değinmek istiyorum.

Filmin müziklerinde bu alanda son 9 yılda 9 kez Oscar’a adaylığını koymuş, The Grand Budapest Hotel ile ödülü kazanmış büyük bir ismin, Alexandre Desplat‘ın imzası var. Filmle aynı adı taşıyan bu harika parça filmin açılış sahnesinde yer alıyor ve sesini kısıp izlediğinizde 30 saniye dayanamayacağınız kadar sıradan olayları, dakikalar boyunca hiç sıkılmadan izlemenizi sağlıyor.

Soundtrack albümü hakkında detaylı bilgiyi şurada bulabilirsiniz.

Icarus – İkarus (2017)

Belgeseller, özellikle de tarihi olayları anlatan belgeseller en sevdiğim film türlerinden birisidir. Spor konulu belgeseller de mesleğim gereği bu alanda en çok izlediklerimden sanırım. Kaliteli yapımlarına doyamadığımız Netflix‘in En İyi Belgesel Film dalında Oscar adayı olan 2017 yapımı belgeseli Icarus da sinemanın niş türlerinden birisi olarak kabul edebileceğimiz bu türde izlediğim son belgeseldi.

Spor haberlerini takip ediyorsanız, 2016 Rio Yaz Olimpiyatları öncesinde yaşanan doping skandallarını ve Dünya Anti-Doping Ajansı’nın (WADA), Uluslararası Olimpiyat Komitesi’ne (IOC) yaptığı Rusya’yı olimpiyatlardan men etme önerisini hatırlayacaksınızdır. Bu olaylar zinciri IOC’nin Rusya’nın olimpiyatlara katılımını onaylamasıyla medyada son bulmuş gözükse de, spor dünyasında durum pek öyle değil.

Skandalların yaşandığı tarihten bugüne sporun içinde olanlar başta olmak üzere, spora ilgili duyan herkesin aklında “yaşananlar gerçek mi?” sorusu yer alıyor. Çünkü dopingin olduğu yerde, dopingsiz yarışan, mücadele eden sporcular için “boşa mücadele ediyorum” düşüncesi, izleyiciler içinse “gerçek olmayan bir şeyi izliyorum” düşüncesi doğar ki, bu düşünceler sporun ruhunu yok edebilecek güçtedir.

Peki ne olmuştu da doping denildiğinde akla gelen ilk isim olan ve Olimpik branşlardaki her sporcudan istediği yerde test için örnek almaya yetkisi bulunan WADA, bir ülkenin Olimpiyat Oyunları’ndan men edilmesini önermişti? Gerekçesi, kanıtları neydi? İşte Icarus tüm bu olayların arka planını, olayların merkezinde bulunan adamın ağzından dinleyebileceğiniz bir belgesel. Devamını Okuyun »

The Post (2017)

1971 yılında, Vietnam Savaşı‘nın en kızgın döneminde orduda analist olarak görev yapan Daniel Ellsberg, Pentagon’a ait çok gizli belgeleri New York Times gazetesine sızdırır. Tarihe Pentagon Belgeleri adı ile geçen, Amerika Birleşik Devletleri – Vietnam ilişkilerini konu olan bu belgeler dönemin savunma bakanı Robert McNamara tarafından hazırlatılmış analiz raporlarıdır.

Daniel Ellsberg’in belgeleri sızdırma sebebi, belgelerde Amerika’nın savaşı kazanamayacağının en başından beri bilindiğinin yer almasıdır. Dahası, savaş bu bilgiye sahip olan Amerikan Başkanları Harry S. TrumanDwight Eisenhower ve John F. Kennedy tarafından körüklenmiş ve Amerikan askerleri Vietnam’a resmen kaybedecekleri bir savaş için ölüme gönderilmişlerdir. Devamını Okuyun »