Agatha Christie – Büyük Dörtler

Agatha Christie’nin 1927 yılında yayınladığı, yazarın yedinci, Hercule Poirot Serisinin ise beşinci kitabı olan Büyük Dörtler, bilindik Hercule Poirot kitaplarından oldukça farklı bir yapıya sahip. Olay örgüsü, zaman atlamaları ve geniş mekan değişimleriyle dikkat çekiyor.

Hikayemiz, anlatıcısı Arthur Hastings’in 18 ay aradan sonra bazı işlerini halletmek ve Poirot’yu ziyaret etmek için Londra’ya dönmesiyle başlıyor. Bu ziyaret sırasında Poriot’nun kapısında beliren ve bayılıp kalan kimliği belirsiz bir adamın, kendine geldiğinde bir kağıda sürekli karaladığı 4 rakamı, dedektifi büyük düşünceler içerisine sokuyor.

Uluslararası bir entrika ve casusluk örgütü olan Büyük Dörtler, Poirot’nun uzun süredir peşinde olduğu ancak haklarında hiçbir şey öğrenemediği gizli bir topluluk. Bu olay ise işleri değiştirerek Japp, Hastings ve Poirot’yu büyük bir eylem gerçekleştirmek üzere olan büyük dörtlerin peşine düşürüyor…

Büyük dörtler macerası, tam anlamıyla uluslararası bir entrikanın ve casusluğun hikayesi olarak karşımıza çıkıyor. Yalnızca bu yönü itibariyle bile alıştığımız cinayet ve hırsızlık üzerine kurulu olan diğer Poirot maceralarından oldukça farklıdır. Bu romanda yazar, Poirot serisinin formülünün tamamen dışına çıkarak, mekanları malikaneler ve kırsal alanlarla sınırlandırmamış. Karakterler İngiliz centilmenlerini temsil etmiyor ve zaman kurgusunda oldukça büyük atlamalar var.

Aslında hikaye, zaman açısından bakıldığında serinin dördüncü kitabı olan Roger Ackroyd Cinayeti‘nin hemen öncesinde geçiyor. Yani Poriot, bu maceranın sonunda emekli olup sebze yetiştirmeye karar veriyor. Bunu bildiğim halde romanı okurken zaman konusunda ciddi sorgulamalar yaşadım. Zaman atlamaları, maceranın çok daha uzun bir zaman dilimine yayıldığını düşündürüyor.

Birçok eleştirmen kitabın Birinci Dünya Savaşı ve Ekim Devrimi olaylarından ve nedenlerinden esinlendiğini düşünse de ortak kanı, bu esinlenmenin Poriot karakteri için çok geniş olduğu ve yeterince detaylı işlenemediği yönünde buluşuyor. Büyük dörtlerin her biri aslında önemli bir yapıyı temsil ediyor olsa da, hiçbiri yazar tarafından yeterince derin anlatılmamış. Onları yalnızca Poirot’nun sözleriyle tanıyabiliyoruz ve bu, böylesine geniş bir olay-mekan-zaman örgüsü için yeterli olmuyor.

Kısacası bu kitabı, serinin beğenmediğim ilk kitabı olarak tanımlayabilirim. Polisiye roman ve casus romanlarının iki ayrı tür olarak başladığını düşünürsek, kitabı yılına göre değerlendirdiğimizde türünün casus romanı olduğunu da kabul edebiliriz zaten. O yıllarda yazar için yeni bir tür, bir deneme olsa da, yazarı bilmene okuyucu için pek iyi bir tercih değil. Agatha Christie okumaya başlamak için kötü bir tercih, umuyorum ki kimsenin ilk okuduğu Poirot romanı olmaz.

Bir Cevap Yazın