Robin Hood (2010)

Robin Hood efanesi, Hollywood tarafından belirli aralıklarla parlatılarak izleyiciye sunulan hikayelerden birisidir. Hikayenin kalıcı popülaritesinin bir ifadesi olan bu durumun temelinde kapitalist düzen içerisinde yaşayan insanların, “zenginden alıp fakire veren” bir kahramana duyduğu ihtiyacın yattığını düşünüyorum. Sinema ve dizi sektöründe bu ihtiyacı karşılayan sayısız isim arasına arasına son olarak ünlü yönetmen Ridley Scott, oscarlı oyuncular Russell Crowe ve Cate Blanchett eşliğinde katılmıştı.

Tüm efsaneler gibi, Robin Hood’un hikayesi de ilk ortaya çıktığı dönemden bugüne kadar birçok değişim geçirmiş, bu değişimler sonucunda çeşitli varyantlarla bilinen bir hikaye haline gelmiştir. Kimimizin kitaplardan, kimimizin önceki dizi ve film uyarlamalarından bildiği bu varyantlarda esas tema değişmemiş olsa da, Robin Hood’un ailesi, mesleği, düşmanları ve en önemlisi de bir eşkıyaya dönüşme sebebi sıklıkla değişmiştir. Örneğin bazı varyantlarda Robin Hood şehir valisine karşı mücadele ederken, bazılarında Kral John’a, bazılarında ise Aslan Yürekli olarak bilinen I. Richard’a karşı savaşır.

Brian Helgeland tarafından yazılan bu senaryoda ise Robin Hood hakkında bilinen birçok efsaneden gelen çeşitli unsurlara bir arada yer verilmiş. Özellikle diğer birçok yorumunda olmayan entrikalar üzerine kurulmuş olmasıyla dikkat çekiyor. Robin Hood’un doğrudan Magna Carta ile ilişkilendirilmesi gibi bilinenlerin haricindeki detaylar ise senaryoyu başarısız kılan unsular diyebilirim.

Filmin başında Robin Hood (Russell Crowe), Aslan Yürekli Richard’ın (Danny Huston) haçlı seferine katılan bir okçu asker olarak karşımıza çıkıyor. Krala karşı savaşmasa da kralın önünde söylediği bazı sözler sebebiyle ölüme mahkum edilen kahraman, Richard’ın İngiltere’ye dönerken yaptığı bir yağmalama sırasında ölmesini fırsat bilerek arkadaşlarıyla beraber ölüm cezasından kaçıyor. Bu sırada kralın kardeşi John (Oscar Isaac), kralı dönüş yolunda öldürmeleri ve tacı ele geçirmeleri için bir grup Fransızı görevlendiriyor.

Ormanda yolculuk eden ve İngiltere’ye dönme planları yapan Robin Hood ve arkadaşları, kralın öldüğünden habersiz olan Fransızların, kralın tacını İngiltere’ye taşımakla görevli şövalyelere düzenlediği pusuya şahit oluyor. Çarpışmanın sonuna yetişen ekip, saldırganları püskürtüp kralın tacını ele geçirirken, ölen şövalyelerden Robert Loxley tarafından babasına götürmesi için Robin Hood’a emanet edilen kılıç kahramanın hikayesinin dönüm noktası oluyor.

Şövalyelerin yerlerine geçerek İngiltere’ye dönen kaçaklar, büründükleri sahte kimliklerle tacı yeni krala teslim etmelerinin ardından şövalyenin kılıcını teslim etmek üzere kuzeye doğru yolculuğa çıkıyor. Başarısız pusuda Robin Hood tarafından yaralanan Frasız Godfrey (Mark Strong) ise, yeni kral Yurtsuz John tarafından vergi tahsildarı olarak atanıyor ve onların peşine düşüyor.

Robin Hood Nottingham’a vardığında ölen şövalyenin babası Walter Loxley (Max von Sydow) tarafından beklenmedik bir şekilde karşılanıyor. Baron oğlunun uzun yıllardır haçlı seferinde olduğunu ve kimsenin tanımayacağını söyleyerek, gelinini koruması ve mirasını alabilmesi için kendisinden oğlunun yerine geçmesini istiyor. Bu sırada şövalyenin eşi Marion Loxley (Cate Blanchett) ile karşılaşıp aşık olan kahramanımız bu teklifi kabul ediyor.

Bu noktadan sonra saray entrikalarının yarattığı bir olaylar dizisine ve savaşlara şahit oluyoruz. Bu olaylar dizisinde Robin Hood’un yeri daha önceki hiçbir varyantta olmadığı kadar yeni ve başarısız diyebilirim. Kuzeydeki baronlar Godfrey tarafından krala karşı ayaklanmaları için kışkırtılırken, Fransa kralı güney sahiline çıkartma yapmaya hazırlanıyor.  İngiltere’ye karşı yapılan bu saldırı karşısında baronların kralla birlik olmasını sağlamak da bu sırada geçmişine ve çocukluğuna dair gerçekleri öğrenen Robin Hood’a düşüyor. Kral John’un Robin Hood’un babası tarafından yazılan Magna Carta’yı imzalaması karşılığında Fransızlara karşı beraber savaşıyorlar…

Savaş sona erdiğinde Robin Hood bir halk kahramanı olurken, Kral halka verdiği sözden vazgeçerek belgeyi imzalamıyor. Robin Hood kaçak olarak ilan edilirken efsanesi de böylece başlamış oluyor…

Bu filmi her gördüğümde, bir yanım artık böyle karakterini ve hikayesini ezbere bildiğimiz klasik uyarlamaların kabak tadı verdiğini düşünürken, diğer yarım Ridley Scott filmi ne kadar kötü olabilir diyerek izlemek istiyordu. Bir süre sonra başrollerini Russell Crowe ve Cate Blanchett paylaştığı için izlemek isteyen yönüm daha ağır bastı ve izledim. Aslında gayet başarılı bulduğum fragmanının da izlememde etkisi olduğunu söyleyebilirim.

Filmin senaryosunda bilinen tüm Robin Hood versiyonları bir araya toparlanmaya çalışılmış. Aslında başarılı sayılabilecek bir girişim olsa da, senaryonun üçüncü bölümünde bir anda babasının kim olduğunu öğrenmesi ve kahraman ilan edilmesi gibi klişelerle tüm bu girişim bir kenara atılıyor. İki saati aşkın uzun bir filmde, izleyici için böyle klişelerle karşılaşmak filmden bir anda kopmak için yeterli bir sebep diye düşünüyorum. Yani senarist bir nevi kendi ayağına sıkmış diyebiliriz.

Başarısız bulduğum yarı uyarlama senaryonun yanında görsellik, ses ve oyunculuklar için de dile getirilebilecek özel bir beğeni olmaması benim için filmi başarısız kılıyor. Birisi Cate Blanchett ve Russell Crowe’un beraber bir filmde oynayıp, sıradan oyunculuk sergileyeceğini söylese inanmazdım ama olmuş. Kısacası, bir bütün olarak filme baktığımda, yalnızca kadrosunun ve hikayenin ismiyle gişe yapmayı amaçlayarak çekildiğini düşünüyorum. Benim için izlemek tam anlamıyla vakit kaybıydı.

Bir Cevap Yazın