Bumblebee (2018)

2007 yılında Megan Fox‘un da oynadığı Transformers filmiyle başlayan seride, yönetmen koltuğunda Michael Bay‘in oturduğu beş film izlemiştik. Serinin ilk iki filmi izlenebilecek düzeyde olsa da, diğer üç film yalnızca CGI üzerine kurulu, klişelerle dolu macera filmi olmaktan öteye gidememişti. Yeni filminde beş filmin tümünde herkes tarafından sevilen tek ortak noktaya, Bumblebee karakterine odaklanmaya karar veren seride, Michael Bay yapımcı koltuğuna çekilirken yönetmen koltuğu 2016 yılındaki ilk uzun metrajlı filmi Kubo and the Two Strings ile büyük beğeni toplayan Travis Knight‘a bırakılmış.

2007 yılında başladığımız serinin 20 yıl öncesinde, Bumblebee’nin dünyaya düştüğü 1987 yılında geçen film, başrol oyuncusu Hailee Steinfeld‘in müthiş performansıyla ve 1980’lerin nostaljik duygusunu hissettirmesiyle övgüyü hak ediyor. Filmin ilk yarısında Steinfeld’ın canlandırdığı Charlie karakterinin Bumblebee’yi bulduğu ve onunla ilişkisini geliştirdiği yer yer komik, yer yer hüzünlü çok güzel sahneler izliyoruz. Bu sahnelerin başarısının altında oyunculukların yanı sıra Charlie karakterinin dününün, bugününün ve hayallerinin iyi bir şekilde işlenebilmesi yatıyor. Filmde tam anlamıyla aksiyonun başladığı ikinci bölümde ise ibre ne yazık ki tersine dönüyor. Kendimizi o güzel atmosferden bir anda çıkmış, Hollywood klişelerinin ve esprilerinin içerisinde boğulurken buluyoruz. Michael Bay bir anda yeniden yönetmen olmaya karar vermiş gibi…

Filmin ilk sahnesi Cybertron’da geçiyor. Otobotlar ve deseptikonlar arasındaki iç savaşın sonuna tanık oluyoruz. Yenilmek üzere olan otobotların lideri Optimus Prime gezegeni boşaltmaya hazırlanırken, Bumblebee’yi “çok gizli bir gezegen buldum, önden git rezervasyon yaptır” diyerek yeniden toplanabilecekleri bir bölge oluşturması için Dünya’ya gönderiyor. Bumblebee de 1987’de, tam da kendisinden bekleyeceğimiz şekilde bir askeri eğitim kampının ortasına düşüyor. Kendisini takip eden Blitzwing’le savaşırken ağır hasar görüyor ve 1967 model Volkswagen Beetle’a dönüşüp saklanıyor.

Deseptikonlar galaksinin her köşesinde Optimus Prime’ı bulmak için otobotları avlarken, Bumblebee de Charlie tarafından bulunuyor ve tamir ediliyor. Filmin bu bölümleri daha önce de söylediğim üzere harika bir 80’ler atmosferinde geçiyor. Bumblebee’nin sesini nasıl kaybettiğini ve neden radyo aracılığıyla, şarkı sözleriyle konuştuğunu öğrenmemiz en güzel kısımdı. İlk şarkısı A-ha’dan Take On Me derken, Bon Jovi, The Smiths, Duran Duran parçaları izleyiciyi alıp götürüyor. Özellikle Charlie’nin giydiği tişörtler ile dikkat çeken kostüm tasarımları da film boyunca en beğendiğim detaylardan birisiydi.

Bumblebee, bir yandan Transformers evrenine dair merak ettiğimiz birçok soruya cevap verirken, bir yandan da akıllarda yeni sorular yaratan bir film olmuş. Otobotların Cybertron’da neden isyan başlattığını, Bumblebee’yi gönderen Optimus’un kendisinin nasıl kurtulduğunu, iç savaş öncesinde otobotların nasıl bir yaşam sürdüğünü filmde göremiyor ve merak ediyoruz. Bu soruların cevabını da geçtiğimiz haftalarda çalışmalarına başlandığı duyurulan ve Optimus Prime’ı konu alacak olan yeni filmde göreceğiz sanırım. Yine geçmiş bir tarihte geçeceği aşikar olan bu filmin yönetmeni değişmezse, Bumblebee’de yapılan hatalardan ders alınabilir umudunu taşıyorum. Bu film için puanım 6/10, güzel vakit geçirmek için izlenebilecek bir film. Son olarak Hailee Steinfeld‘in film için seslendirdiği elektro-pop tarzıyla dikkat çeken Back to Life parçasını da şuraya bırakayım.

Bir Cevap Yazın