Murder on the Orient Express – Doğu Ekspresinde Cinayet (2017)

Hercule Poirot kitaplarını okumaya başlayınca, Doğu Ekspresinde Cinayet‘i yeniden okumamın hemen üzerine, yakın bir zamanda gösterime giren bu uyarlamayı izlemek istedim. Senaryodaki başarılı değişikliklerle göz dolduran film, ne yazık ki “deneysel” diyebileceğimiz çekim teknikleri sebebiyle yönetmenlik anlamında sınıfta kalmış. Filmin hem yönetmeni hem başrol oyuncusu olan Kenneth Branagh’ın, oyunculukta gösterdiği başarıyı yönetmenlik bölümünde pek gösterememiş olması, yalnızca hikayenin bilinirliği ve kadrosuyla bile büyük bir başarı yakalayabilecek filmi, meraklısı için izlenebilecek bir çerezlik film haline getirmiş.

Hikayenin yeniden çekilme süreci filmin yapımcılarından Mark Gordon ve Simon Kingberg ile başlamış. Her ikisi de uzun yıllardır hikayenin telif haklarını alma girişiminde bulunan ikili, bu işi beraber yapmaya karar verip bir araya gelmiş ve ortaklık için ünlü yapımcı Ridley Scott‘ın kapısını çalmış. Ortaklığı kabul eden Ridley Scott da senaryo teklifini Blade Runner 2049 (2017) da dahil birçok projede beraber çalıştığı Michael Green‘e götürmüş. En isabetli karar da bu olmuş.

Hem Agatha Christie‘nin hem de hikayeyi 1974 yılında sinemaya uyarlayan ünlü yönetmen Sidney Lumet‘in büyük bir hayranı olan Green, hayranlık duyduğu bu iki ismin çalışmalarının modern bir uyarlamasını yazabilme fikrini büyük bir heyecanla kabul etmiş. Christie’nin ailesiyle bir araya geldiğinde hem kendisinin hem de ailenin amacı hikayenin tamamen modern bir uyarlamasını yapmaktan ziyade, ruhunu değiştirmeden modern dünyaya uyarlamakmış.

Projenin geliştirme sürecindeki en heyecan verici gün, yönetmen koltuğu için akıllara klasiklere olan sevgisi ile tanınan Kenneth Branagh‘ın geldiği gün olmuş. Michael Green’den gelen fikre hikayenin haklarını elinde bulunduran Christie’nin büyük torunu James Prichard da onay verince Branagh projeye katılmış. İlk kez hem yönetmen hem de başrol oyuncusu olan biriyle senaryo yazacak olan Green, bu işi oldukça verimli bulmuş; bu karar için “birlikte hem nasıl çekileceği hem de bireysel anları nasıl oynayabileceğini düşünebilirdik” diyor.

Branagh ise hem yönetmen hem de başrol oyuncusu olmayı söz konusu Hercule Poirot olduğunda doğal bir uyum içerisinde buluyor; “Bu iki şeyin aynı işi yapan kişi ile çok uyumlu olduğunu hissettim. Çünkü, çok önemli bir şekilde, Hercule Poirot bir yönetmen; bir yönetmen gibi karakterleri yönlendirir. Hem de her sorgulamada bir oyuncu gibi özel bir ruh haline bürünür.”

Film, kitaptan bağımsız olarak Suriye’de değil, Kudüs’te başlıyor. Dedektif Hercule Poirot, içerisinde bir imamın, bir rahibin ve bir hahamın olduğu çalınan bir kutsal emanet olayını çözerken, Poirot’yu bilmeyen sinema izleyicisine karakteri tanıma şansı veriliyor. Kaçan hırsızı yakalama yöntemiyle de Sherlock Holmes filmlerine selam gönderildiğini belirteyim. Bunun ardından asıl senaryo, asıl hikaye başlıyor.

Bilindiği gibi Agatha Christie, karakterlerine derinlik katma, onları farklı ve renkli kılma ve bunu yaparken inandırıcı olabilme konusunda uzmandır. Hemen hemen tüm hikayelerinde görülebilen bu uzmanlık Doğu Ekspresinde Cinayet’de fantastik bir atmosferle ve gerilimle birleşince, hikaye sinema için kusursuz bir malzeme haline dönüşür. Michael Green de bu malzemeyi harika bir şekilde kullanmış.

Senaryodaki en büyük değişiklik, kitabın aksine trenin tüm film boyunca korkutucu bir köprüde kalması olmuş. Bir cinayet işleniyor, trendeki sıra dışı karakterlerin arasında katil var ve tren kimsenin kaçamayacağı bir yerde kara saplanmış durumda… Hikayeyi bilmeyen izleyici için gerilimin dozunu yükselten, önemli bir değişiklik. Bu değişiklik sayesinde “herkes bir şüpheli ve kimse bir yere kaçamaz” havası tam anlamıyla yakalandığı için de yine kitabın aksine dış mekanda geçen birçok sahne var. Ancak belirtmeliyim ki tüm bu değişiklikler hikayenin genel tonunu ve tadını bozmuyor.

En göze çarpan değişlikler ise yazarın kitapta her birine kişilik üzerine kişilik giydirdiği karakterler üzerinde yapılmış. Zaten “modern uyarlama” da böyle ortaya çıkmış diyebiliriz. Bu anlayışı senarist Michael Green, “kitabın fikirlerini geliştirmek istiyoruz, onları değiştirmek zorunda değiliz” sözleriyle güzel bir şekilde özetliyor.

Hikayede Hercule Poirot da dahil, biri hariç tüm karakterler iyi ve kötü çizgisi arasında boğuşur. O bir karakter de doğal kötüdür ve cinayete kurban giderek en başta sessizliğe gömülür. Bu kötü adamı, Edward Ratchett karakterini ünlü oyuncu Johnny Deep ustalıkla canlandırırken işin içine kattığı mizah da oldukça çekici olmuş. Film boyunca bir arada kalan cinayet şüphelisi karakterlere de Daisy Ridley, Penélope Cruz, Willem Dafoe ve Judi Dench gibi önemli isimler başarıyla hayat vermiş.

Kenneth Branagh’ın Poirot oyunculuğuna ise ayrıca değinmek istiyorum, ben oldukça başarılı buldum. Geçmiş canlandırmaların aksine bu Poirot oldukça karizmatik ve etkileyiciydi ki, bu da  sonunda modern sinemada Sherlock Holmes’a alternatif bir dedektif görebilmemizi sağladı. Branagh kitaplarda karakterle eşleşen temel bazı mimikleri müthiş bir şekilde çalışmış ve yansıtmış. Bununla beraber centilmenliği, esprili kişiliği ve bıyıkları da başarılı bir şekilde korunmuştu. Karakter oyuncusundan senaristine, kostümcüsünden makyajcısına kadar büyük bir alkışı hak ediyor.

Şimdi Kenneth Branagh ne yapmış da bu harika senaryoyla ve bir araya gelen bu büyük isimlerle başarılı bir film çekememiş konusuna gelelim. Bence ilk ve en büyük yanlış kararı 65 mm tercihinde olmuş. Kendisinin söylediğine göre, dar tren koridorlarında 65mm ile çekim yapmakta zorlanacakları için daha büyük iki tren inşa etmişler zaten. En sondaki kesintisiz çekilen 5 dakikalık enfes bölüm başta olmak üzere açık vagonlardaki birçok sahnede bu durumun güzelliğini görebiliyoruz. Yine de dar koridorlu vagonlardaki sahnelerde durumu pek kurtaramamışlar anlaşılan.

Hal böyle olunca da, elinde 65mm kalitesini bulan Branagh birçok deneysel kamera hareketine başvurmuş. Bir sahnede sağdan çekiyor, bir sahnede soldan dönüyor, bir sahnede kompartmanın içerisini yukarıdan alıyor derken, kendi adıma filmi izlerken hikayeye olan bağlantımı kaybedip durdum. Bu durum başarılı bir filmin yalnızca senaryo ve oyunculuktan ibaret olmadığını kanıtlayacak, ders niteliğinde bir örnek olmuş.

Filmin son anı da, başında olduğu gibi kitaptan tamamen bağımsız. Olayı çözen ve trenden inen Hercule Poirot istasyonda Nil Nehri’nde işlenen yeni bir cinayetle ilgili haber alıyor ve oraya doğru yola çıkıyor. Bu durum karakterin kronolojisinde büyük bir atlama olsa da, bir sonraki Poirot filminin habercisiydi.

Bu yıl içerisinde çekimlerine başlanacak olan Death on the Nile filminin 2019 yılının Kasım ayında gösterime girmesi planlanıyor. Umuyoruz ki Kenneth Branag bu yeni filmde hatalarından ders çıkararak daha başarılı bir yönetmenlik sergiler ve sinemaya unutulmaz bir Hercule Poirot filmi kazandırır…

Bir Cevap Yazın