The Shape of Water – Suyun Sesi (2017)

1960’lı yıllarda geçen filmde, Elisa Esposito (Sally Hawkins) Amerika’da çok gizli bir araştırma tesisinde çalışan ve günlük rutinini hiç bozmayan sıradan bir temizlikçidir. Konuşma engelli olan Elisa’nın tüm gün beraber çalıştığı iş arkadaşı Zelda Fuller (Octavia Spencer) ve akşamlarını beraber geçirdiği komşusu Giles (Richard Jenkins) haricinde hiç arkadaşı yoktur.

Günün birinde çalıştıkları tesise amfibik bir yaratık getirilir. Esaret altında tutulan ve üzerinde deneyler yapılan bu canlıyı gören Elisa, ona içten bir yakınlık duymaya başlar. Kısa sürede yaratık ile gelişen ilişkileri, yaratığın tehlikeli olduğu gerekçesiyle verilen öldürülme emriyle yeni bir boyut kazanır; Elisa onu hayatta tutmak adına tesisten kaçırmayı göze almıştır…

Elisa Esposito (Sally Hawkins)

Alexander Belyaev‘in Su Adamı isimli kitabından uyarlanan The Shape of Water, BAFTA ve Altın Küre adaylıklarının ardından Akademi Ödülleri’ne de 13 dalda aday gösterildi ve tüm gözler bir anda üzerine çevrildi. Filmin yazarı ve yönetmeni Guillermo del Toro, 2006’daki fantastik drama başyapıtı Pan’s Labyrinth‘in ardından, bu türde bir klasik haline gelecek yeni bir filmle daha karşımıza…

Guillermo del Toro‘nun sineması çok yönlüdür. Kurgusu bu filme göre nispeten oldukça basit olarak nitelendirebileceğimiz Hellboy filmlerinde bile, her sahnenin arka planında yatan bir tema vardır. Hiçbir şeyi açıkça belirtmez, yarattığı tema ile seyircinin o ana adapte olmasını, arka planı içselleştirmesini önemser. Shape of Water’da da soğuk savaştan iletişim sorunlarına kadar birçok konuya, yarattığı karakterlerle ve sahnelerle arka planda değiniyor.

Richard Strickland (Michael Shannon) ve Dr. Robert Hoffstetler (Michael Stuhlbarg)

Pan’s Labyrinth’in arka planında İspanya İç Savaşı yaşanırken, bu filmin arka planında Soğuk Savaş dönemindeki uzay yarışı ve bilimsel araştırma savaşı yer alıyor. Filmin kötü karakteri, tesisin güvenlik sorumlusu Richard Strickland (Michael Shannon) ve onun karşıt karakteri diyebileceğimiz Dr. Robert Hoffstetler (Michael Stuhlbarg) da bu savaştaki tarafları temsil ediyor.

Filmde yine izleyicinin içselleştirdiği arka planlardan birisi de yalnızlık ve iletişimsizlik. Zelda her gün kocasıyla yaşadığı iletişim sorunlarından yakınırken, Giles da cinsel kimliği sebebiyle ötekileştirilmiş ve yalnız kalmış bir karakter. Bir adım daha atarsak, Robert’ın da kendi vatandaşları tarafından ötekileştirildiğini, Richard’ın ailesiyle iletişimsizliğinin onu statü kazanmaya ittiğini söyleyebiliriz.

Richard Strickland (Michael Shannon) & Elisa Esposito (Sally Hawkins) & Zelda Fuller (Octavia Spencer)

Tüm bu arka planların önünde akan hikaye de, kurgusuyla, oyunculuklarıyla, görsel ve ses kalitesiyle izlenilmeyi sonuna kadar hak edecek bir film sunuyor. Sally Hawkins’e Oscar Ödülü getirmesine kesin olarak baktığım mükemmel oyunculuğunun yanı sıra Octavia Spencer da The Help ve Hidden Figures‘ün ardından yardımcı kadın oyuncu rolünde bir kez daha parlıyor.

Sahne tasarımlarının ve renk uyumunun harikalığı biraz Le fabuleux destin d’Amélie Poulain tadında ama kalitesi ondan çok daha yüksek. Tüm bu sahneleri akıcı bir şekilde götüren ve yine biraz Amelie tadında olan ses kalitesi ve müziklerine de ayrıca değinmek istiyorum.

Filmin müziklerinde bu alanda son 9 yılda 9 kez Oscar’a adaylığını koymuş, The Grand Budapest Hotel ile ödülü kazanmış büyük bir ismin, Alexandre Desplat‘ın imzası var. Filmle aynı adı taşıyan bu harika parça filmin açılış sahnesinde yer alıyor ve sesini kısıp izlediğinizde 30 saniye dayanamayacağınız kadar sıradan olayları, dakikalar boyunca hiç sıkılmadan izlemenizi sağlıyor.

Soundtrack albümü hakkında detaylı bilgiyi şurada bulabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın