Kategoriler
Film

Das Leben der Anderen – Başkalarının Hayatı (2006)

Değerlendirme: 10 / 10.

İkinci dünya savaşı sonrasında Almanların bulundukları konum, ülke tarihinde kara bir leke olarak görülen bu savaş üzerinden propaganda yapmalarına engel olduğu bilinen ve herkes tarafından gözlemlenebilen bir gerçek. Bu durum aslında savaşta yenilmiş olmalarından ziyade savaşı haksız bir şekilde başlatan taraf olmalarından kaynaklanıyor denilebilir.

Söz konusu konumun Alman sanatına yansımasına baktığımızda, bu dönemin konu alındığı eserlerde olayların çok daha objektif anlatıldığını görürüz. Alman sanatçıların eserlerinde bariz bir savaş ve ordu propagandası göremeyiz; çünkü toplumun propaganda yapabilecek bir konumu yoktur. Bu yüzden onların eserleri, savaşın kazanan-kaybeden taraflarını, kahramanlık öykülerini bir kenara bırakıp bireysel ve toplumsal psikolojiye olan etkilerine odaklanır. Ancak bu odaklanma sayesinde otosansür mekanizmalarını bir kenara bırakarak bağımsız eserler üretebilirler.

Benzer bir durum, aynı etkiyi soğuk savaş döneminde de gösteriyor. O dönemde Doğu-Batı olarak bölünmüş, kendi içerisinde birlik olamamış bir toplum artık bunu yaşamak istemiyor. Toplum tarafından her iki bloğa da mesafeli bir politika izlendiği gibi, sanatçılar da eserlerine bu durumu yansıtıyor. Das Leben der Anderen (2006) bu yansımanın en güzel örneklerinden birisi olmakla birlikte, Alman sineması için de çağ atlatıcı bir başyapıt olarak kabul ediliyor. 2007 yılında Alman Film Ödülleri’nde aday olduğu 11 dalın 7’sinde ödül kazanarak ses getiren film, aynı yıl en iyi yabancı film dalında Oscar ödülüne da layık görülmüştü.

Çoğunlukla Doğu Almanya’da geçen filmde Berlin Duvarı’nın yalnızca bir kenti değil, insanların duygu ve düşünce dünyalarını da ikiye ayırdığı, başkalarının hayatlarına tanık olan Stasi istihbarat ajanı Yüzbaşı Gerd Wiesler (Ulrich Mühe) üzerinden anlatılıyor. Kendisinden rejim karşıtı olduğundan şüphelenilen oyun yazarı Georg Dreyman (Sebastian Koch) ve sevgilisi Christa-Maria Sieland’ı (Martina Gedeck) izlemesi istenilen Wiesler, filmin başında soğukkanlı bir ajan, bir görev adamı olarak karşımıza çıkıyor.

Çifti izlemeye başlayan Wieser, Georg Dreyman’ın davranışarının rejime bir tehdit oluşturmadığını, tam aksine onun rejimi destekleyen sanatçılardan birisi olduğunu düşünüyor. Bunun sebebinin kendisine serbest bir çalışma ortamı yaratabilmek olduğunu çözse de, yani onun samimiyeti konusunda kuşku duysa da, rejime karşı bir faaliyeti olmadığına inanıyor. Bununla beraber, kendisine bu görevi veren Kültür Bakanı Bruno Hempf‘ın (Thomas Thieme) asıl amacının Dreyman değil, sevgilisi Christa-Maria olduğunu fark etmesi de uzun sürmüyor.

Wieser casusluğa devam ederken, bir süre sonra kendisini her anına tanık olduğu bu ilişkinin içerisine çekilmiş buluyor. Onlar bilmese de Wieser onların her anına tanık olan üçüncü kişi oluyor. Duyduğu konuşmalar ve çiftin ilişkisi karşısında kurduğu empati devam ederken de, rejim karşıtı faaliyetleriyle yüz yüze geliyor. Bu noktada çifte karşı sempati duymaya başlayan ajanın verdiği kararlar ve yapacakları, yalnızca çift için değil, kendi hayatı için de bir dönüm noktası oluşturuyor…

Filmin müzikleri Oscar ödüllü müzisyen Gabriel Yared ve Stephane Moucha‘nın imzasını taşıyor. OST albümü kendi başına dinlenildiğinde çok başarılı olmasa da, tüm müzikler film içerisinde kullanıldıkları sahneler ile mükemmel bir uyum gösteriyor. Özellikle Wiesler’in değişim göstermesinin başlangıcını temsil eden ve Dreyman tarafından çalınan Sonate vom guten Menschen (İyi Bir İnsan İçin Sonat) isimli piyano sonatının filmin en güzel sahnelerinden olduğunu söyleyebilirim.

Son olarak filmin yazarı ve yönetmeni Florian Henckel von Donnersmarck‘a değinmek istiyorum. Das Leben der Anderen, yönetmenin uzun metrajlı film serüveninin başlangıcıydı. Böylesine muazzam bir filmin ardından kendisinden büyük beklentilerimiz olsa da, başrollerinde Johnny Depp ve Angelina Jolie‘nin oynadığı ikinci uzun metrajlı filmi The Tourist (2010) ile büyük bir hayal kırıklığına uğramıştık. 2018 yılında ise, kendisinin yeniden soğuk savaş yıllarına döndüğü filmi Werk ohne Autor (2018) ile tanıştık. Doğu Almanya’dan Batı Almanya’ya kaçan Kurt Barnert isimli bir sanatçıyı konu alan bu filmi de oldukça güzel bir yapım.

Bir Cevap Yazın