12 Angry Men – 12 Öfkeli Adam (1957)

Aradan geçen 60 senenin tamamında, siyah-beyaz bir film izleyenlerde hala derin hisler uyandırıyor ve hayranlık toplayabiliyorsa, gelişen teknolojiye yenik düşmüyorsa, bunun sırrı nedir? Sinema tarihinin en başarılı filmi olarak gördüğüm ve tekrar tekrar izlemekten hiç sıkılmadığım 12 Angry Men, yönetmenlik kalitesi ve çekim teknikleriyle sinema açısından bir başyapıt olmakla kalmayıp, bu soruya verdiği açık cevapla da sanata bakış penceresini genişletiyor.

Filmde, Amerikan kanunlarına göre toplumun farklı kesimlerinden toplanmış, her biri birbirinden bağımsız 12 jüri üyesi, babasını öldürdüğü iddia edilen bir çocuğun idamı için bir araya geliyor. Oy birliği ile alınması gereken kararda, 11 jüri üyesi sonuçtan emindir.

Oylarını kullanıp mahkemeden bir an önce ayrılmak isteyen topluğun karşısında ise onları mantıklı bir ihtimale karşı uyarmaya çalışan 8 numaralı jüri üyesi Henry Fonda vardır.

Birçoğunun hemen oylarını kullanıp gitmek istediği ilk anda, 8 numara böylesine önemli, hayat alacak bir kararın verilmesi için beş dakikanın yeterli olmadığını söyleyerek onlardan bir saatlik bir zaman ister. Buna karşılık bir başkası ise konuşarak 8 numarayı ikna edebileceklerini dile getirir ve 11 kişinin çıkıp gitmek istediği bir odada 1 kişinin onları zorla tutuyor olmasının gerginliği işte tam bu anda başlar.

Bu gerginlik içerisinde, 11 adamın ikna etmeye çalıştığı 8 numaralı jürinin iradesi ve düşüncesi zamanla bazılarına üstün gelmeye başlar. Zaman geçtikçe jürideki idam düşüncesi azalır ancak buna karşın sabırsızlık artar ve sinirler daha da gerilir. Bu da 12 adamın bulunduğu odayı içinden çıkılması imkansız  görülen bir sahneye dönüştürür.

İlk bakışta Amerikan adalet sisteminin sert bir eleştirisi olarak görülebilecek filmin konusu, aslında bundan çok daha köklü bir geçmişe, insanlık tarihine dayanıyor. Film, yalnızca geçmişi, günü ya da geleceği değil, bunların tamamını kapsayan bir konuya, insanlığın ön yargılarına vurgu yapıyor.

Ön yargının nelere mal olabileceğini çok somut bir örnekle, bir insanın hayatıyla ortaya koyarken, ön yargıların kırılmasının ne kadar zor olabileceğini de bizlere 11 farklı karakterden örnekle gösteriyor.

Suç ve gerilim filmlerinin ustası Sidney Lumet‘in başyapıtı olarak kabul edilen filmde, jürinin içerisinde bulunduğu oda bir sinema sahnesinden daha çok tiyatro sahnesini andırıyor. Tiyatro geçmişi bulunan Lumet, odayı kalabalık bir sahneye dönüştürmek için tecrübesini konuşturmuş.

İzleyiciyi içine hapseden gergin ve bazen de içinden çıkılması imkansız olan havayı yaratmak içinse “geniş alan derinliği” tekniğini kullanmış. Sahnedeki uzak/yakın tüm nesnelerin net olduğu bu teknikle film boyunca kendinizi odadaki 12 öfkeli adamla yan yana hissediyorsunuz.

1968 yılında aday olduğu, en iyi film, en iyi yönetmen ve en iyi erkek oyuncu Oscar ödüllerini The Bridge on the River Kwai‘ye kaptırmış olsa da, 2004 yılında Sidney Lumet’e verilen Akademi Onursal Ödülü‘nü adaletin geç de olsa tecelli etmesi olarak kabul edebiliriz.

Bir Cevap Yazın