Dunkirk (2017)

Kariyerinde hiçbir başarısız filme imza atmamış ender yönetmenlerden birisi olan Christopher Nolan‘ın 2. Dünya Savaşı ekmeğinden biraz da ben yiyeyim diyerek çektiğini düşündüğüm Dunkirk, en iyi film, en iyi yönetmen ve en iyi film kurgusu başta olmak üzere 8 dalda Oscar’a adaylığını koydu.

II. Dünya Savaşı sırasında Almanya’nın yıldırım savaşı ile Belçika’yı teslim olmaya zorlaması ve hızlı bir şekilde ele geçirmesi, Almanları durdurmak için Belçika’yı işgale hazırlanan müttefik kuvvetleri için büyük bir şok olmuş. Alman orduları Belçika üzerinden yaptıkları manevra ile müttefik kuvvetlerin bağlantısını keserek 400.000 kişilik İngiliz ordusunu ve diğer müttefik askerlerini Dunkerque çevresinde içinden çıkılması imkansız görülen bir kıskaca almış.

Almanlar İngiliz ordusunu hava bombardımanı ile yok etmeyi planlarken, Winston Churchill‘in emriyle İngiltere kıyılarından 850 parçalık bir filo Dunkirk’e doğru yola çıkar. Tarihin gördüğü bu en ilginç filo, İngilizler’in ordularını kurtarmak için başlattığı büyük bir seferberliktir. Balıkçı tekneleri, yatlar, feribotlar ve deniz üzerinde yüzebilen her şey, İngiliz askerlerinin tahliyesi için Dunkirk’e doğru gitmektedir.

İngilizler’den böyle bir girişim beklemeyen Almanlar İngiliz ordusunu yok etmeye kesin gözüyle bakar ve ordularını toparlamak için 48 saatlik bir bekleyiş gerçekleştir.  Bu bekleyişin emrinin bizzat Hitler tarafından verildiği düşünüldüğü için, bu emre II. Dünya Savaşı tarihinde “savaşı kaybettiren emir” ismi de verilir. Zira bu emir sayesinde tahliye büyük bir başarıyla tamamlanır ve 130.000 civarı Belçikalı, Kanadalı ve Fransız olmak üzere toplamda 340.000 asker başarıyla tahliye edilir.

Christopher Nolan, Dunkirk’de bu gerçek hikayeyi üç değişik koldan inanılmaz bir zaman örgüsüyle işliyor. Alman bombardıman uçaklarını geri püskürterek tahliyeyi mümkün kılan hava kuvvetlerini, İngiltere limanlarından tahliye için yola çıkan filoyu ve Dunkirk kıyılarında tahliye bekleyen askerleri Nolan’ın benzersiz zaman örgüsünde izliyoruz.

Çok fazla diyalog içermeyen film, uzun bekleyiş sahneleri ve bu sahnelerin merak uyandıran gerilimiyle Nolan’dan beklenmeyecek bir tarzda diyebilirim. Yine bir değişik yönü de alıştığımız filmlerinin aksine çok fazla aksiyon yer almamasıydı ki bu gerçekten büyük bir olay.

Nolan bu filmde oyunculardan çok senaryoya ve teknik konulara odaklanmış. Filmin baş rolünde tecrübesiz, taze bir isim, Fionn Whitehead yer alıyor. Karada tahliye bekleyen Tommy isimli bir askeri canlandıran oyuncunun ve filmdeki diğer oyuncuların dikkate değer bir performansı yok. Bu da filmin teknik dallardaki Oscar adaylığını açıklamaya yetiyor sanırım.

Filmin müziklerinde yönetmenin diğer filmlerinde olduğu gibi pek tabii ki Hans Zimmer imzası var. Bekleyiş sahnelerindeki inanılmaz müziklerle film Oscar adaylığını sonuna kadar hak ettiğini düşünüyorum. Film, müzikleri ve gerilimiyle genel olarak izleyiciler tarafından beğenilse de Nolan’ın kariyerine yapılan bakışı iki farklı görüşe ayırıyor.

Kimileri alışılmış tarzının dışına çıktığı bu film için kariyerinin en iyi filmi dese de, kimileri en vasat filmi olduğunu düşünüyor. Ben de filmin tekniğe çok fazla odaklandığını ve oyunculuktan nasibini hiç almadığını düşündüğüm için kendimi ikinci gruba yazdırabilirim sanırım.

Filmi olay örgüsü, gerilimi ve gerçek bir olayı anlatması sebebiyle belgesel niteliğinde, izlenebilir bir film kabul ediyorum. Bundan sonrası içinse kendisinden Spielberg’ün alanına girmemesini ve 2. Dünya Savaşı gibi klişe konulardan uzak durmasını bekliyorum. Oturup arka arkaya Interstellar, Inception, The Prestige, The Dark Knight Rises, Memento ve Dunkirk izlese zaten bu konuda tövbesini edecektir.

Bir Cevap Yazın