10 Yılda Hiçbir Şey Olamayan Tek Blog!

Gençliğimde büyük umutlarla açtığım bu blog, bugün itibariyle 10. yaşını doldurdu. Hayatımın ne kadar inişli çıkışlı geçtiğinin, birkaç istisna dışında benim ne kadar dağınık ve dengesiz bir yaşam sürdüğümün kanıtı niteliğinde dolan on kocaman yıl… Geçmiş yıllarda yazdığım birçok içeriği silip defalarca sıfırdan başlamış olsam da, insan şurada en az haftalık bir tane yazı görmek isterdi ama çoğu dönemde o bile yok. Demek istediğim, bu düzeni burada kurabilseydim, başka konularda neler yapmazdım ki zaten!

Burayı düzenli olarak takip eden birileri var mı hiç bilmiyorum ama son zamanlarda oldukça merak etmeye başladım. Geçmiş yıllarda üstünkörü yazdığım birçok yazıyı beğenip yayına alabilirken, son zamanlarda Kısa Kısa Serisi haricindeki tüm yazıları ince eleyip sık dokuyorum. Yalnızca blog için de değil, yazdığım her şeyde böyle yapıyorum. Bu özenim yazdıklarıma yansıyor mu, bilmek istiyorum.

Daha önce yazmayı birçok kez bırakıp geri dönmeme karşın, son zamanlardaki geri dönüşümün sebebi öncekilerden oldukça farklı diyebilirim. Bu kez öğrenmek ile anlamlandırabilmek arasındaki farkın sandığımdan çok daha fazla olduğunu anladım. Bana göre insan, öğrendiklerini bir şekilde anlamlandırabilmeli ki, bu sayede öğrenilenler yeni düşünceler doğursun ve ilerlemeyi getirebilsin. Ben, kendi öğrendiklerimi anlamlandırabilmek için yaptığım meditasyonumun yanına, bir de araştırarak yazma eylemini ekledim.

Bunu bir örnekle anlatabilmek adına Murder on the Orient Express (2017) filmi hakkında yazdığım yazıya değinmek istiyorum. İki saat uzunluğundaki bu film üzerine yazarken, senaryo notları başta olmak üzere birçok kaynak okudum. Belki 3-4 saat yazı okumuşumdur ki, bu yazıların bir kısmını çıktı alıp okuyor ve arşivliyorum. Bir o kadar süre de yazıyı yazmak sürdü; yani iki saatlik bir film hakkında yazmak için altı saate yakın vakit harcamıştım. Peki okuyucu için güzel olduğunu düşündüğüm bu yazı bana ne katıyor, neden bu kadar uğraşıyorum?

Benim için olay sinemanın oldukça ötesinde gerçekleşiyor. Her öğrendiğim şeye “neden?” sorusunu sorarak yeni cevaplar ve o cevaplardan da yeni sorular doğurmaya çalışıyorum. Hikaye neden böyle değişmiş, izleyiciye ne anlatılmak istenmiş, şöyle olsa daha güzel olmaz mıydı derken ve başka insanların yorumlarını okuyarak düşünürken saatler geçiriyorum. O saatler içerisinde salt bir yazı yazmaktan öte, filme dair olan ya da olmayan birçok şey öğreniyorum, yani bir nevi beyin jimnastiği yapıyorum. Bu durum sıkılana ya da bir işim çıkana kadar devam ediyor. Vaktim olduğunda hoş bir olay olsa da, her zaman böyle geniş vakit bulmak imkansız olduğu için çok fazla yazı ortaya çıkaramıyorum.

Burayı keşfeden arkadaşlarımın ilk sorduğu şey neden daha fazla yazmadığım oluyor. Bu sorunun cevabını, yukarıda bahsettiğim şeyleri söylediğimde de neden vlog çekmediğimi sorgulamaya başlıyorlar. Bir süredir bu durumu ben de sorgulamaya başladım. Teknoloji konusunda da yeterli bilgim varken yapılabilecek bir şey olduğunu aslında her zaman düşünürdüm ama, konuşma diliyle çekilen videolar bana hiçbir zaman yazının verdiği gücü veremediğinden olsa gerek, kendim böyle bir işin altına girmekten hep kaçındım. Son zamanlarda ise kafamda çok değişik düşünceler canlanmaya başladı.

Farklı birkaç proje için video çekmek üzerine kafa yorarken, yazın gücüyle oluşturulmuş metinlerle içerik üretebileceğim düşüncesi, geçtiğimiz günlerde ilk kez vlog için yeşil ışık yakmama sebep oldu. Oturdum, elime kağıt-kalem alıp birkaç deneme yaptım ve biraz olduğunu görünce de umutlandım. O kadar ki, dün çekimler için yeşil perde siparişi bile verdik. Yine de aklımda bazı soru işaretleri yok değil. Bu soru işaretlerini giderebilmek adına, hala buraları okuyan birileri varsa görüş bekliyorum. 10 yılın ardından teknolojiye ayak uydurup video içerik üretmeye başlamalı mı?

Bir Cevap Yazın