Mortal Engines – Ölümcül Makineler (2018)

Peter Jackson, Hobbit filmleri ile büyük bir hayal kırıklığı yaratmış olsa da, Lord of the Rings üçlemesiyle çıtayı o kadar yükseğe koymuştu ki, altında imzasının olduğu her işi hâlâ merakla takip ediyorum. Philip Reeve‘nin aynı isimli romanından (ülkemizde “Yürüyen Kentler” ismiyle basıldı) uyarlanan steampunk filmi Mortal Engines da, haberini aldığımız günden beri heyecanla beklediğimiz filmlerdendi…

Peter Jackson’un hem yapımcılığını üstlendiği hem de üç kişilik senaryo ekibinde yer aldığı film, yaşadığımız çağın büyük bir savaşla kapandığı ve hayatta kalan insanların hareket edebilen mobil kentlerde yaşadığı distopik bir geleceği konu alıyor. Filmin yönetmen koltuğunda ise LOTR ve Hobbit serilerinin sanat departmanında storyboard artist olarak Peter Jackson ile beraber çalışmış, kadraj konusunda tecrübeli bir isim olan Christian Rivers oturuyor. Bir kısa metrajlı yönetmenliğinin (Feeder), bir de bölüm yönetmenliğinin (Minutes Past Midnight) ardından ilk uzun metrajlı filmi…

Hemen hemen her platformda yerden yere vurulan film hakkında, okuyanı beklentiye sokacak bir havada yazmak istemiyorum. Kısaca söylemek gerekirse, beklentileri karşılamamasının da ötesinde vasat olabilmekten yalnızca görsel kalitesiyle ve kamera teknikleriyle kurtulabilmiş, kötü bir film. Yine de bir şeye kötü diyorsak, sebebi üzerine birkaç şey söylememek ayıp olur.

Filmin başrollerinde iki genç isim, Misfits dizisiyle tanıdığım ve sevdiğim Robert Sheehan ile beraber Hera Hilmar yer alıyor. Bu ikiliye kötü adam rolünde Hugo Weaving gibi bir efsane eşlik ettiği için insan ister istemez bir beklentiye giriyor ama, film gerçeklikten uzak öyle bir atmosfer içerisinde ki, oyuncular ne yaparsa yapsın gerçekçi bulamadım. Gandalf karakterine hayat veren Ian McKellen‘in, ilk Hobbit filmi An Unexpected Journey‘in çekimleri sırasında, yeşil perde önünde çekilen bir sahnede ağlamaya başladığını ve oyunculuktan vazgeçmek istediğini duymuş muydunuz? Mortal Engines tamamen yeşil perde ile çekildiği için, 80 yaşına merdiven dayayan usta bu filmde olsaydı ne tepki verirdi diye düşünmeden edemedim.

Filmde yeşil perdesiz bir sahne olduğunu hatırlayamıyorum ve izleyiciye bu o kadar baskın hissettiriliyor ki, bazı sahnelerde kamera arkası izliyormuş hissiyle oyuncuların hareketlerinden sahnenin nasıl bir atmosferde çekildiği gözünüzde canlanabiliyor. Oyuncuların olmadığı görüntüler büyüleyici olsa da, oldukları görüntüler gerçekten rahatsız edici bir deneyim yaşatıyor.

Başrollerinde Will Smith, Kevin Kline ve Kenneth Branagh‘ın oynadığı 1999 yapımı Barry Sonnenfeld filmi Wild Wild West, steampunk denildiğinde aklıma gelen ilk filmlerdendir. Mortal Engines’in kitabını okumamış olsam da, yazarın kafasındaki steampunk dünyasının filmdeki atmosferden uzak olduğunu düşünüyorum. Çünkü filmdeki mobil şehirlerin hareketleri Wild Wild West filmindeki mobil örümcek ile neredeyse birebir aynı diyebilirim. Birçok sinema eleştirmeninin gözünden kaçmayan bu duruma, “20 yılda steampunk’ta hiçbir değişiklik olmadı” sözleriyle tepki gösteriliyor.

Tek esinlenmenin bu olduğunu söyleyebilsem keşke ama film açılış sahnesindeki hikaye anlatıcısından tutun da baş karakter Hester’ın izleyiciye sunulmaya çalışılan (ama sunulamayan) karakterine kadar Mad Max, Resident Evil ve Matrix gibi birçok post-apokaliptik filmden bir araya getirilmiş bir derleme havası taşıyor. Batman V Superman‘da 250 milyon doların nasıl hiç edildiğini gördüğümüz için 100 milyon dolarla çekilmiş olması pek şaşırtıcı olmasa da, bu işte Peter Jackson’un parmağının olması büyük bir hayal kırıklığı yaratıyor. Hikayesiyle her kesim için efsane olabilecekken, popüler kültürün peşinde koşan gençlerin bayılıp izleyebileceği, gazoz niteliğinde bir film olmuş. Başarılı CGI’ın ve Junkie XL tarafından yapılan müziklerinin hatırına, Puanım 5/10

Bir Cevap Yazın