Kısa Kısa – 17

Bu dizide kısa kısa yazıyorum ama, bir türlü yazıların arasını kısa tutmayı beceremiyorum. Aslında, bir öncekinden bir ya da maksimum iki hafta içerisinde olan biteni yazmayı düşündüğüm bu yazıyı yine bir ay sonra yazabiliyorum. Son bir ayda yaşamdan paylaşmaya değer bulduğum birkaç şeyle, gördüğüm yerlerle, okuduklarımla, izlediklerimle ve dinlediklerimle yeniden buradayım.

İki hafta önce birkaç günlüğüne İstanbul’a gittim. Aslında hiç istemiyorum artık bu yolculukları ama ailemi görmek için katlanmak zorundayım. 14 Şubat’ta sokaklardaki kalabalığı görünce, kendimizi gezmek için Yapı Kredi Müzesi‘ne, Bir Zamanlar Toroslar’da: Sagalassos sergisine attık. 28 Mayıs’a kadar devam edecek olan sergide, prehistorik çağlarda Anadolu’da yaşadığı kanıtlanan ve Burdur yöresinde kalıntılarına rastlanan mamut kemiklerinden, Roma imparatorları Marcus Aurelius ve Hadrian’ın anıtsal boyuttaki heykellerine kadar çok sayıda ve farklı türde tarihi eser yer alıyor. Boş bir zamanınızda güzel bir ziyaret yapabilir, keyifli vakit geçirebilirsiniz.

Eylül ayında Adana Müzesi’ni gezme fırsatı bulduğumdan beri hiçbir müzeye gitmemiştim. Bu müzeyi gezerken aklımın bir köşesine yazdığım “heykellerin gözleri neden hep yukarı bakıyor?” sorusuna halen bir cevap bulamadım. Gözleri renkli olarak düşünsem bile her birinin boş bir bakışa sahip olduğunu görmek beni şaşırtıyor. Bu yüzden, sanki eski heykellerde bakışları yukarıya doğru boş bir şekilde bırakmanın, bakan kişinin heykelin bütününe odaklanması için özellikle yapılan bir şey olduğunu düşünüyorum.


İzlediğim filmlerden üçü, bu yıl Oscar’da öne çıkan filmlerdi. Jojo Rabbit, Thor: Ragnarok’ta espri algısını beğendiğim Taika Waititi‘nin Neo-Nazizm ve Hitler ile dalga geçtiği, bir yanında inanılmaz güzel bir mizah bulunurken diğer yönünde ağır bir dramın yaşandığı çok başarılı bir yapıt olmuş. Kendisinin canlandırdığı Adolf karakteri de yönetmenliği kadar başarılı diyebilirim. Filmin En İyi Uyarlama Senaryo dalında Oscar ödülü almasıyla Christine Leunens‘in Gökyüzü Hapsi isimli kitabından uyarlandığını öğrendim ve kitaba büyük bir merak duymaya başladım. (9/10)

Marriage Story, daha önce birçok kez ele alınmış, basit görünen bir konunun, çocuğu olan bir çiftin boşanma döneminin uzunca ve sıkıcı olmadan işlendiği, başarılı bir yapıt olmuş. Daha önce Greta Gerwig ile beraber Frances Ha gibi feminist bir film yazan Noah Baumbach, hem yazdığı hem de yönettiği bu hikayede daha önceki bu tecrübesinden yoğun bir şekilde yararlanmış. Filmdeki güç, haklı-haksız dengesi birçok kez değişirken, izleyici de başrol oyuncuları Adam Driver ve Scarlett Johansson‘un harika oyunculuklarıyla pinpon topu gibi sürekli taraf değiştirebiliyor. Acı-tatlı sonda ise tam anlamıyla işlenebilen güzel bir mesaj bulunuyor. (8/10)

La leggenda di Kaspar Hauser, hakında hiçbir bilgi sahibi olmadan izlediğim ancak çok beğendiğim ve oldukça güldüğüm bir film oldu. 19. yüzyılda Almanya’da esrarengiz bir şekilde ortaya çıkan Kaspar Hauser isimli bir gencin gerçek hikayesin gerçeküstücülükle anlatıldığı filmde, Kaspar’ın ve bir birkaç karakterin kim olduklarını anlamaya çalışıyoruz. 17 yaşında olan ancak 3 yaşında bir çocuk gibi davranan erkek karaktere, 38 yaşındaki kadın manken Silvia Calderoni ilginç ve başarılı bir şekilde hayat veriyor. (7/10)

Bombshell ve Hobbs & Shaw ise konuları pek ilgimi çekmese de oyuncu kadroları sebebiyle izlemek istediğim filmlerdi. Charlize Theron, Nicole Kidman ve Margot Robbie üçlüsünün yer aldığı Bombshell, 2016 yılında Fox kanalında yaşanan ve Roger Ailes’in Fox’tan kovulmasına yol açan taciz iddialarını konu alıyor. Çok daha başarılı olmasını beklediğim filmde hem işleyişi, hem de oyunculukları oldukça kötü buldum. (5/10) Basit bir aksiyon filmi olan Hobbs & Shaw’da içinse, Dwayne Johnson ve Jason Statham‘ın atışmalarının ve film içerisindeki esprilerin, filmi biraz boş vakit geçirmek için izlenebilir hale getirdiğini söyleyebilirim. (6/10)


Öptüm Seniyi okuduktan sonra, Roald Dahl okumayı ne kadar özlediğimi fark edip, en çok merak ettiğim ve nihayet yıllar sonra yeniden baskısına kavuştuğumuz kitabı Oswald Amcam‘ı sipariş etmiştim. Dahl’ın olağanüstü mizahının ve zekasının en parlak karakterini konu alan bu kitap, son zamanlarda okuduklarım arasında beni en çok keyiflendiren kitap oldu.

İstanbul’a gittiğimde evimin altında bulunan, eski bir tanıdığıma ait kitapçının kapanış haberiyle üzüldüm. Son isteklerinin insanların kalan kitapları alması yönünde olan, bir kitap da siz alın başlıklı bir afiş asmışlardı. Ablamla beraber birkaç kitap seçerken, H.G. Wells‘in Dünyalar Savaşı ve Jules Verne‘nin Ay’a Yolculuk kitapları ellerimin arasındaydı. Bilimkurgu türünün kurucu babalarının iki eserini arka arkaya okuyabilmek benim için oldukça keyifli oldu. Yine de Verne’nin mizahi diliyle akıcı bir şekilde giden Ay’a Yolculuk’tan sonra, Wells’in daha ciddi olan dilini okumak biraz zorlayıcıydı diyebilirim.

Daha önce Swastika Geceleri isimli distopyasını oldukça beğendiğim Katharine Burdekin‘in diğer distopyası Mağrur Adam, uzun süredir merak ettiğim bir kitaptı. Swastika Geceleri’nde antimilitarist tutumunu gösteren yazar, uzak bir gelecekten 1930’lu yılların İngilteresi’ne gelen bir adamın bakış açısından dünyayı konu aldığı bu kitabında daha çok feminist bir tutum göstermiş diyebilirim. Bu tutum zaman zaman okurken beni sıkıyor olsa da, bazı tespitlerinin 100 yıl sonrayı, günümüzü görebiliyor oluşu hoşuma gitti diyebilirim.


Kaş’a gelene kadar birçok yeri gezsem de, Kaş’a geldiğimden beri çevreye pek seyahat etmediğimi fark ettim. İlk olarak çevreyi gezmeye, biraz da Likya yolunu yürümeye karar verdik ama buradaki iş durumumun belirsizliği ve hava şartları sebebiyle Likya yürüyüşümüzü erteledik. Kaş’ta Büyükçakıl’a doğru yürüş yaptık. Sonrasında, gezmek amacıyla önce günübirlik Kalkan’a gittik. Tam olarak ölü bir sahil kasabasıydı, limanı da dahil olmak üzere hiçbir çekiciliğini bulamadım ki, sanıyorum insanlar da yalnızca limanın hemen yanında olan plajı için tercih ediyorlardır.

Kalkan’dan sonra bir günlüğüne Olympos’a gitmeye karar verdik. Yola çıkışımız çeşitli sebepler ve yemek yerken karşılaştığımız arkadaşlarımız sebebiyle epey geç olunca, havanın kararmasına az bir zaman kalan Olympos’ta olabildik. Kente doğru bir yürüyüş yapıp her yanın kapalı olduğunu görünce, yazın ne kadar turistik bir yer olduğunu daha iyi anladım ve bu mevsimde gittiğimiz için mutlu oldum.

Çadırımız için uygun bir yer ararken, her yanın nasıl parsel parsel ticari amaçlar doğrultusunda şekillendirildiğini daha iyi kavradık. Her yer ticariydi ve kişilerin özgür kullanımlarına neredeyse hiçbir alan ayrılmamıştı. Biz de ormanın yeşilliğine ama pek de cazibesi olmayan bir yere çadırımızı yerleştirmek zorunda kaldık. Ateş yakmayacağımız için vakit geçirebileceğimiz bir yer bulmak adına, yürürken açık gördüğümüz yerlere yeniden bakmaya karar verdik ve hoşumuza giden Varuna isimli bir yere oturduk. Akşamı gözleme yiyerek ve bira içerek geçirdik. Bizden başka kimsenin olmayışı, sessizlik ve hava çok güzeldi. Sabah çadırımızı toplamamızın ardından akşam beğendiğimiz ve ucuz bulduğumuz yerde yeniden gözleme yemeye karar verdik. Kahvaltının ardından da antik kente giriş yaptık. Pek bir düzen bulamadığımız ve daha fazlasını görmeyi umduğumuz kentte “yasak” ibaresi bulunan yerlere giriş yapıp oraları bile gezsek de, doğal manzarası haricinde pek bir şeyi yoktu. Güzel olan, çok az insanın olduğu plajda oturup denizi, dağları ve sessizliği izlemekti.

Biraz fotoğraf çektik ve karnımız acıktığında konservelerimizi yedik. Yüzerken meraktan deniz suyu sıcaklığını gözlemledim; öğlen saatlerinde 17 derece civarındayken akşamüzeri 15 dereceye düştü. Biz de otobüs bulabilmek adına akşamüzeri eşyalarımızı toparladık. Ana yola çıkan servislerin kışın çalışmadığını öğrenince otostop yaptık ve ana yoldan otobüse binerek Kaş’a döndük.


Daha önce paylaştığım Hasan Âli Yücel Klasikler Dizisi başlıklı listeyi güncellerken fark ettim ki, her gün çok fazla kişi tarafından okunuyor ve mail/iletişim formu yoluyla birçok geri dönüş gelmiş. İlgi duyanların farklı dizilerin listelerini de talep ettiğini görüp, gerçekten de kitapların arkasında yer alan listelerin yetersiz kaldığını anladım. Serinin elimde olan bir kitabı eski bir baskıysa, seride sonradan çıkmış kitapları göremiyorum. Zaten ben de kendi listelerimi bu yüzden oluşturuyordum. Elimden geldiğince bu listeleri paylaşmaya karar verdim ve ilk olarak Modern Klasikler Dizisi Listesini paylaştım.


Geçen yıl olduğu gibi bu yıl da Oscar Ödüllerine karşı bir ilgimin kalmadığını fark edip töreni izlemedim. Ödüllere de törenden sonra şöyle bir göz atmıştım. IMDb’de 2020 Oscar Highlights Rozeti listesini gördüğümde, geçtiğimiz yılın aslında popüler sinema açısından eğlenceli ve güçlü hikayelere bir kayış olduğunu fark ettim. Artık dram yönünde bir tutunma varken, bu işi seyirciyi sıkmadan yapmaya çalışıyorlar. Listedeki izlediğim filmlerden Marriage Story ve Jojo’nun tam anlamıyla, Bombshell ve Joker’in ise nispeten bunu başardığını düşünüyorum.


Yeni müzik radarıma geçtiğimiz günlerde Miss Crowley grubu takıldı. Yeni albümleri When the Sun Changes Its Colour aracılığıyla keşfettiğim grubu oldukça beğendim ve hatta daha önce karşılaşmamış olmam konusunda da biraz şaşkınım. Claire Crowley ve Mert Bereket tarafından kurulan grup temelde beş kişiden oluşuyor. Buraya kadar okumayı sürdürenleri, yazının sonunda bu güzel parçalarıyla baş başa bırakayım.

Bir Cevap Yazın