Kısa Kısa – 18

Farklı deneyimler yaşama isteğime COVID-19 dahil değildi ama bunu da yaşayıp atlattım. Biraz uzun süren ve zor bir süreç olsa da, bir süredir iyi hissediyorum. İyileşme sürecimde hiçbir şey yapmadım desem abartmış olmam. Virüsün sırta yakın tutulumları sebebiyle yatamadığım için oturarak uyuyor, uyandığımda da tüm gün oturmaya devam ediyordum. Ağrılarım sebebiyle ne film izleyebildim, ne de bir şeyler okuyabildim. Tam anlamıyla ölü geçen günlerde yalnızca haberleri ve gelişmeleri takip ediyor, telefonumda oyun oynuyordum.

Nasıl oldu, nasıl geçti artık uzun uzun konuşmak, hatırlamak bile istemiyorum; yalnızca artık iyi olduğumu düşünmek istiyorum. İyi hissettiğim günden beri de burada ufak ufak bir şeyler yazmaya çalışıyorum. Hayat, evren ve her şeye dair yeni notlarımla, bir kez daha karşınızdayım


Neredeyse her gün listemden bir film izliyor, listeme birçok yeni film ekliyorum. Son dönemde izlediğim filmlerden beğendiğim, izlemelisiniz dediğim bazılarını beğeninize sunuyorum. De helaasheid der dingen (2009) filmiyle keşfettiğim ve hakkında okuyarak diğer filmlerini de izlemeye başladığım yönetmen Felix van Groeningen‘e bir merhaba demenizi özellikle tavsiye ederim.

The Death of Stalin (2017), sinema bütünlüğü yönünden zayıf bir film olsa da, gerçek olaylar üzerinden yaptığı siyasi mizahla ve eleştirici havasıyla dikkat çekmek istediğim bir diğer film. Yönetmen Armando Iannucci yönetim topluluğundaki bir ya da birden fazla kişide olan tüm davranış biçimlerini karakterize ederek, güldüren ve düşündüren bir anlatımla ortaya koyuyor.


Mart ayında Şer Saati‘ni okumamın ardından, Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez‘in tüm eserlerini yayınlanma sırasıyla okumaya karar verip hiç okumadığım ilk kitaplarını sipariş etmiştim. İki ay aradan sonra elime aldığım ilk kitaplar da bunlar oldu. Yaprak Fırtınası, Albaya Mektup Yok ve Hanım Ana’nın Cenaze Töreni, Montesquieu‘nun yeniden elime aldığım İran Mektupları ile beraber son okuduklarım.

Marquez’in her üç kitabının da okunmaya değer olduğunu söyleyebilirim. Magischer realismus atmosferiyle çevrili dünyası ve karakterlerinin yanı sıra, kendi ülkesinde yaşanan olaylara eleştirel göndermeleriyle de ilgimi çekiyor. Kitapları okurken bir yandan da Kolombiya ve yaşanan olaylarla ilişkili diğer ülkelere dair araştırma yaparak birçok şey öğreniyorum.


Bundan üç yıl önce oldukça beğendiğim ve mini oyun olarak gördüğüm 12 Labours of Hercules‘den bahsetmiştim. Zaman yönetimi türündeki bu oyun büyüdü, gelişti ve güzel bir seriye dönüştü; 22 Nisan’da serinin onuncu oyunu olan Greed for Speed yayınlandı. Evde kalmaktan canı sıkılan ve oyun oynamayı seven herkese bu keyifli seriyi tavsiye ederim.

12 Labours of Hercules X Greed for Speed‘in ardından, bir de Diner Dash isimli eski bir oyuna kendimi kaptırdım. Steam‘de Diner Dash Hometown Hero olarak bulunan bu oyunu ve yapımcı firmanın yayınladığı Cooking Dash, Fitness Dash, Hotel Dash gibi tüm oyunları can sıkıntısından iştahla bitirdim.


Seyahat yasağı sebebiyle İstanbul’da tıkılıp kaldık. Günlerimiz saksıda saklanıp görünmediğini düşünen kedimizle oynayarak geçiyor. Onun her şeyden habersiz neşeli dünyasında, balkona gelen diğer kedilerle mücadelesine eşlik ediyoruz. şu sıralar. Yasak kalktığında yeniden Kaş’a dönerek en azından yaz aylarını orada geçirmek niyetindeyim. Sonrası şimdilik belirsiz…

Böyle yerimizde durmaktan sıkılıp dururken, Pascal’ın “mutsuzluğun tek nedeni, insanın odasında sessizce nasıl oturacağını bilememesidir” şeklinde bir sözüne rastladım. Sözü araştırdığımda tam çevirisinin bu olmadığını fark etsem de, bu hali çok hoşuma gitti. Evde kaldığımız şu dönemde, üzerinde düşünülmesi gereken bir durum.

Bir Cevap Yazın