Kısa Kısa – 16

Uzun bir aradan sonra, son günlerden bahsedeceğim yeni bir kısa kısa yazısını okumaktasınız. Şu sıralar Kaş’ta günlerim sakin ve boş geçiyor. Bir yandan değişik projelere kafa yorup üzerlerinde çalışırken, bir yandan da bir süredir bir kenara bıraktığım okuma alışkanlığımı yeniden düzene sokmaya çalışıyorum. Bu yıl içerisinde okuduğum ilk kitaplar, Yalnızlık Anlatıları, Öptüm Seni, Şişmanlayamayan Sumocu, İtaatsizlik Üzerine ve Bir Çift Yürek oldu. Bunların arasında en sevdiklerim Şişmanlayamayan Sumocu ve Öptüm Seni…

Şişmanlayamayan Sumocu ise, Eric-Emmanuel Schmitt‘in günümüzdeki dinleri ele aldığı oldukça ilginç görünen roman dizisi The Invisible Cycle (Görünmez Döngü) içerisinde yer alıyor. Beni oldukça etkileyen bu kitap ve daha önce okuduğum Bayan Ming’in Hiç Olmayan On Çocuğu ile beraber, şu anda altı kitaptan oluşan serinin iki kitabını okumuş oldum.

Erich Fromm’un “özgürlüğün otoriteye hayır demek demektir” düşüncesini savunduğu İtaatsizlik Üzerine’yi, bu konunun dışına taştığı son bölümleri haricinde beğendim. Bir Çift Yürek içeriği sebebiyle, Yalnızlık Anlatıları ise kötü çevirisi sebebiyle beğenmediğim kitaplardı. Kitaplar hakkında yazdığım tanıtımlara ve yorumlarıma şuradan ulaşabilirsiniz.


2019 yılında evde o kadar az zaman geçirdim ki, beklediğim filmlerin neredeyse hiçbirini izleyemedim. Bu yüzden bu yıl için oldukça uzun bir izlenecekler listesine sahibim. Ne kadarını izleyebileceğim bilmiyorum ama, bir yerlerden başladım. Son zamanlarda izlediğim filmler arasında Joker (2019), Tolkien (2019), The Curse of the Were-Rabbit (2005), Maleficent: Mistress of Evil (2019) ve The Irishman (2019) vardı.

Joker, Joaquin Phoenix’in oyunculuk performansıyla ve 11 dalda Oscar adayı olmasıyla son zamanların en çok tartışılan filmlerinden birisi oldu, bir anlamda dünyayı beğenenler ve beğenmeyenler olarak ikiye böldü diyebilirim. Bence Heath Ledger’dan iyi ya da kötü denilemeyecek kadar farklı bir oyunculuk sergilenmiş olması ve kendi içerisinde yarattığı kasvetli, benzersiz dünya sebebiyle izlenmesi gereken bir film. Hatta izlediğim bu filmler arasında kesinlikle tavsiye edebileceğim tek film diyebilirim.

Martin Scorsese, çoğu zaman aynı başrol oyuncularıyla aynı atmosferde filmler çekiyor olsa da, bunu o kadar güzel yapıyor ki, en ilgi çekici yönetmenlerden birisi olmayı asla bırakmıyor. Her filmini ilgiyle takip ettiğim yönetmenin merakla beklediğim filmi Irishman’de ise ilk kez “biraz sıkıcıydı” dedim sanıyorum. Bu tarz filmler seviyorsanız izleyebilirsiniz ama uzaksanız, ‘biraz’dan çok daha fazla sıkılabilirsiniz.

2014 yapımı Maleficent’ı içerisinde kurduğu ilginç fantastik dünya ve iyi-kötü ayrım çizgisi sebebiyle oldukça beğenmiştim. Mistress of Evil’i de bu pozitif ayrımla izlemiş olsam da pek beğenmedim. İlk filmin aksine, çocuk filmi olmaktan öteye gidememiş diyebilirim. Tolkien ve 2005 yapımı en iyi animasyon Oscar ödülü The Curse of the Were-Rabbit ise beklentimin çok altında kalan, beğenmediğim diğer filmler oldu.


Görme engellilerin, istedikleri zaman, braille printer bulunan herhangi bir yerden braille çıktısını alabilecekleri brf uzantılı müzik notaları içeren çok güzel bir projeye rastladım. Sivil Toplum için Destek Vakfı ile Turkey Mozaik Foundation bünyesindeki bir fon tarafından desteklenen “Engelsiz Nota” isimli bu güzel projeyi oldukça beğendim. Çevrenizdeki görme engellilere yayabilirsiniz.


Yalnız yaşayınca, Netflix zaman geçirmek için zorunlu ihtiyaçlardan birisi haline geliyor. Akşamları canım sıkıldığında dizi izlemeye başladım ve Peaky Blinders’ın yayınlanan beş sezonu ile yeni dizilerden Mesiah ve The Witcher’ın ilk sezonlarını izledim. Popüler dizilerden Peaky Blinders bunca sezonun ve bu kadar hayranının hakkını veren, ayrımcılığın yalnızca viskide olması gerektiğini kanıtlayan güzel bir yapım.

Mesiah henüz çıktığı ilk günde sevenleri ve sevmeyenleri olarak insanları ikiye bölen yapıtlardan birisi oldu. Benim ise uzun süredir en beğendiğim dizi olmayı başardı. Hiçbir soruya cevap vermeden kendini izletebilmesini ve izleyeni “gerçek mi kurmaca mı?” ayrımında bırakabilmesini oldukça başarılı buldum. Gelecek sezonlarının böyle güzel olmayacağından, dizinin bu giriş halini çok uzun sürdüremeyeceğinden neredeyse emin olsam da, çok beğendiğim bu ilk sezonu kesinlikle tavsiye ediyorum. The Witcher ise büyük bir çıkış yapsa da bence beklenenin altında kalan bir yapım oldu. Dizide gerçekten özgün olan tek şey, olayların işlenişindeki zaman örgüsüydü. Birçok kişi tarafından tahmin edilse de, netleştiğinde etkileyiciliğini kaybetmeyen bir ustalıkla işlenmişti diyebilirim.


Fırsat buldukça dalış yapmaya, tecrübe edinmeye devam ediyorum. Kaş’ta kış yok denmesinin boşuna olmadığını öğrendim. Arada yoğun yağış yağsa da bu kısa süreli oluyor ve hava soluk kesecek kadar hiç soğumuyor. Su sıcaklığının da iyi oluşuyla dalış için ekstra bir korunmaya ihtiyaç duymadan, 3mm ıslak elbiseler kullanmaya devam edebiliyoruz. Yaz ile kış arasındaki tek fark, yazın shorty elbise, kışın uzun elbise kullanmamız sanırım. 02.02.2020’de hocamla beraber Kaş Kanyon dalış bölgesinde güzel bir keyif dalışı yaptık. Ardından da Fener Uçak Batığı mevkinde bir dalışa artçılık-asistanlık yaptım. İkinci dalışın öncesinde, teknenin hemen altında büyük bir deniz atına rastladık. GoPro ile elimden geldiğince fotoğraflamış olsam da, güzel bir makinemin olmaması böyle durumlarda beni epey üzüyor.


Şu sıralar beklemediğim bir anda gelen ve beni kendisine bağımlı eden, Shigeru Umebayashi’nin In the Mood for Love parçasını çalışırken, yürürken, otururken saatlerce dinliyorum. Youtube videosundaki Gao Xingjian çiziminin de sonradan farkına vardım, daha doğrusu vardırıldım.

Bir Cevap Yazın